Grup Asabiyeti


Kuran birlik olmanın esaslarını, Peygamber(as), uygulamasını ortaya koymuş ve birlikten ayrı ‎hareket etmeyi kesin ve açık bir dille yasaklamıştır. Buna rağmen tarihte birçok kez Müslümanlar ‎bu hükme aykırı hareket etmişler ama birliği temsil eden otoriteyi şu veya bu şekilde yeniden ‎kurmayı başarmışlardır. Tarihte ilk kez yüzyılı aşkın bir süreden beri Müslümanlar dini ve siyasi ‎birliği temsil eden otoriteden yoksun olarak ve paramparça bir halde yaşamaktadırlar. Daha ‎vahimi; her bir parça, İslam dışı ırkçı sistem ve yönetimlerin egemenliği altında bulunmaktadır.‎
Öte yandan; her ülkede buna karşı mücadele eden Müslümanlar, gruplara bölünmüş bir halde ‎birliği bozan, ihtilafları büyüten bir tutum içinde hareket etmektedirler. Hiçbir grup diğeriyle, hatta ‎grup içi parçalar birbiriyle ortak bir zeminde çalışmamaktadır. Hiçbir ortak dini, ilmi, siyasi, sosyal; ‎hedef, strateji, eylem planı, proje ve önerileri bulunmamaktadır. Bu yetmezmiş gibi, her biri ‎birleşmenin yegâne adresi olarak diğerlerinin kendilerine tabi olmasını temel şart olarak ileri ‎sürmektedir. Müslümanların aynı cemaatin mensubu olduğunu, birleşmenin Kuran ve Sünnetin ‎rehberliği ve hakemliği dışında bir yöntemle gerçekleşemeyeceği yönündeki ilahi hükme çağrıda ‎bulunana rastlanmamaktadır. Bağlısı olduğu gurupların anlayış ve çalışma şeklini mutlaklaştırdıkları ‎için yanlış yapmış olabileceklerini ihtimaller arasında bile görmemektedirler. Nitekim bugüne kadar ‎ihtilaflarımızı Kuran ve Sünnetin hakemliğinde ortadan kaldırıp birlikte hareket edelim teklifini ‎samimiyetle ortaya atan ve takipçisi olan bir gurup görülmemiştir. Kullanmakta olduğu ölçü ve ‎ilkeleri Kurana uymadığı için düzelten de yoktur. Hepsi aynı şekilde merkez olma iddiasında ‎bulununca birlik olma imkânı doğal olarak ortadan kalkmaktadır. Böylece, aradaki mesafe ve ‎ihtilaflar giderek aşılmaz boyutlar kazanmaktadır.‎
Aynı cemaatin mensubu olarak Müslümanların hangi konularda ortak, hangi ‎konularda farklı ‎hareket edebilecekleri Kitap ve Peygamber(as) tarafından ‎belirlenmiştir. Bundan dolayı ‎Müslümanların; aynı inancı paylaşma, birlikte hareket etme, ‎aynı ilke ve davranış biçimine bağlı ‎kalma, adil toplumsal düzen kurma gibi esasa ‎ilişkin hususlarda ortak bir anlayışa sahip olmaları ‎zorunlu sayılmıştır. Bireyin iç zenginliğini geliştirerek İslam cemaatinin kopmaz parçası olmaya ‎‎yönelten en önemli eylem namazdır. Namazın cemaatle kılınmasının farz mesabesinde teşvik ‎edilmesi, birlikteliğin toplumsal ‎bilincin gelişmesine yapacağı katkının büyüklüğündendir. Bu teşvik, ‎ya da ‎zorunluluk, aynı zamanda bir toplumsal merkez olarak Caminin ortaya çıkmasını ‎sağlamıştır. ‎Günde beş kez aynı çevrede yaşayan insanların bir araya gelmesini ‎sağlayan bir mekanizmanın ‎doğru işlemesi hiç kuşkusuz çok büyük bir toplumsal ‎işlev icra edecektir. Aynı şehirde yaşayan ‎insanların toplu olarak aynı camide bir araya gelmesi çok anlamlıdır. Daha yaygın ve etkili bir ‎toplumsal eylem olan haftalık cuma namazları ‎bunun daha geniş ve etkili bir halkasıdır. Yılda iki kez ‎kılınan bayram namazları ‎cumaya ek olarak toplumsal ilişkiyi besleyen ve büyüten bir etkiye ‎sahiptir. Hac ve Umre, günümüzde anlamını kısmen yitirmiş olmasına rağmen yerel ‎birliktelikleri ‎küresel bir cemaate ve ümmete dönüştürmeyi hedefleyen ve her yıl ‎tekrarlanan emsalsiz bir ‎eylemdir.‎
Müslümanların, temel kaynaklara bağlılıklarında zaaflara yol açan bir gruplaşmaya gitmeleri ‎İslam’ın birlik fikrine aykırıdır. Bir şahsiyetten ve eserinden istifadeye yönelirken birliğe zarar ‎vermek altından hiç kimsenin kalkabileceği bir vebal değildir. İslam’a hizmet ettiği iddiasında olan ‎her hareketin Müslümanların birliğine katkıda bulunması farz, zarar vermesi en hafif deyimle ‎haramdır. Aksi halde, o hareket fitneye vesile olur. Kuyumcu titizliği ile ele alınması gereken son ‎derece hassas olan bu konuda herkes çok dikkatli olmak zorundadır. ‎
Kuran ve Sünnetin dışındaki her şahsiyet ve eserin ikincil öneme sahip olduğu ve hiçbir zaman ‎birinci plana geçirilmemesi gerektiği ihmal kabul etmez bir husustur. Bütün kitaplar o tek kitabı ‎anlamak içindir ve hiçbir kitap okunmadan sadece onu açıklayan kitaplar okunarak anlaşılamaz. ‎Diğer eserler şöyle dursun hadis bile buna dâhildir. Kuran ve Peygamberi anlamak ve takip etmek ‎farz, bunların dışında kalanlar kişinin arzusuna bırakılmıştır. ‎
Mükellefiyet; bu bağlamda üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Avam olsun havas ‎olsun akıl sahibi herkes mükelleftir. İslam’ın bütün hükümlerine muhataptır, sorumluluklarını hiç bir ‎insana devredemez kimse de onun sorumluluklarını devralamaz. Bundan dolayı, hiç kimse aklını ve ‎iradesini başkasının emrine vererek mükellef değilmiş gibi davranamaz. Kimse de başkasının aklına ‎hükmetme hakkını kendinde göremez. Nasıl ki namazı kimse kimsenin yerine kılamazsa, diğer ‎sorumluluklar da aynıdır. Ancak guruplara intisap edenler akıl ve iradelerini kullanmaktan imtina ‎etmekte, grup aklına mutlak bir bağlılık içine girmektedirler. Kuran ve Sünnete uygun olmayıp ‎haksız ve yanlış da olsa grup kararlarını kabul etmektedir. Böylece kişi bir mükellef gibi değil, aklını ‎kullanmayan biri gibi hareket etmektedir. ‎
Siyaset Meselesi de son derece önemle irdelenmesi gereken bir konudur. İddiaların aksine, Mekke ‎dönemi dâhil Peygamberin (as) hayatında siyasetin yer almadığı hiçbir dönem yoktur. Müşriklerin ‎baskılarına boyun eğmemesi ve işbirliği tekliflerini en güçsüz olduğu dönemde reddetmesi, işkence ‎ve ekonomik boykota direnmesi, inananların birlikte hareket etmesi için bir merkez ihdas etmesi, ‎kırk kişi olunca Kâbe’ye gidilmesi, Habeşistan’a hicret, Akabe biatları ve nihayet Medine’ye hicret ‎kararlarının tümü siyasidir. Medine’de Peygamber (as) mesaisinin büyük kısmını siyasete ayırmıştır. ‎Dört halife dönemi de siyasetle iç içedir. Sonrasında saltanatla iç içe yürütülen hilafet 1924’e kadar ‎her dönem devam etmiştir. Hal böyleyken, bir takım ahlaki kaygılar sebebiyle sarf edilmiş sözlere ‎dayanarak siyaseti İslam’ın dışında bir din olarak göstermek en hafif deyimle gaflettir. Aslında bu ‎birçok yönden İslam’ın tahrifine yol açacak tehlikeler barındırmaktadır: Şöyle ki:‎
Siyaseti dışında tutmak İslam’ın birey ve toplum hayatının her alanını kuşatan düzenlemelerini ‎hükümsüz bırakmaya neden olur. ‎
‎ İslam’ı tahrife uğramış Hıristiyanlık gibi hayatın dışına iter ve dünyaya egemen olan dindışı ‎sistemin alternatifsiz kalarak güçlenmesine fırsat verir.‎
Türkiye’de olduğu gibi, dine karşı din projesine hizmet eder. Bilindiği gibi İslam’ı toplum hayatından ‎çıkarmaya yönelik her türlü gayreti sonuna kadar yürüten mevcut “Ulus Devlet” Diyaneti bu amaçla ‎kurup dine hizmet ediyormuş gibi yaparak Müslümanları yanıltmayı hedeflemiştir. Kuran ve ‎Sünnetin belirlediği İslam’ın çerçevesini kanunlarla değiştirerek dini itikat, ibadet ve ahlaka ‎indirgemiş, böylece İslam’ın diğer alanlarla ilgili hükümlerini geçersiz kılmayı planlamıştır. Aynı ‎proje küresel ölçekte de uygulanmaktadır. Ne yazık ki; çeşitli ülkelerde İslami guruplar bilerek veya ‎bilmeyerek bu anlayışı yaymaktadır.‎
Siyaseti dindışı bir faaliyet olarak gösterenler, bilerek veya bilmeyerek bu fikirlere hizmet ‎etmektedirler. Kendilerini siyasetin dışında göstermeleri de tam bir yanıltmacadır. Zira siyasetsiz ‎bir hayat mümkün olmadığından siyasetin dışında kalma iddiası da boştur. Hiçbir partiyi ‎desteklememek, ehveni şeri tercih etmek, oy vermek küfürdür demek, ülke dar ul İslam’dır ya da ‎dar ul harptir demek, solcu-sağcı-milliyetçi-muhafazakâr-İslamcı-radikal-ılımlı gibi tüm kavramlar ‎siyasidir. Bunlardan herhangi biriyle meşgul olanlar zaten siyasetin içindedir.‎

Yazımızı paylaşmak için aşağıdaki butonları kullanabilirsiniz:
0

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Enjoy this blog? Please spread the word :)