HZ. PEYGAMBER VE YÖNETİM

Hz. Muhammed(a.s.); kendisine Peygamberlik gelmeden, kabile anlayışıyla yönetilen, putları Allah’a ortak kabul eden, kız çocuklarını toprağa diri diri gömecek kadar insani duygulardan uzaklaşmış bir toplumda yaşamaktaydı. Yozlaşmış, cehaletin ve tassubun girdabında debelenen, güçlü olanın ayakta kalabildiği, zayıfın yaşama hakkı olmayan bu toplumda; bütün olumsuz şartlara rağmen, kirliliğe bulaşmadan, temiz kalabilmiştir.

Bundan dolayı daha Cahiliye devrinde tanıyanlar üzerinde öyle bir etki bırakmıştır ki; daha sonra kendisine şiddetli düşmanlık besleyecek olan müşrikler  tarafından bile; güvenilir, itimat edilir kimse anlamında Muhammed-ül Emin olarak anılmıştır.

Yoksul ve güçsüzlere yardım, zulme uğrayanların haklarını savunmada gösterdiği duyarlık sebebiyle Hılf’ul Fudul(Faziletliler Anlaşması)adıyla kurulan oluşumda etkin rol almıştır.

Kabe’nin onarımı sırasında Hacer’ül Esved’in yerine konulmasında, kendisinden yapması istenen hakemlik görevini adaletle yerine getirerek, kabileler arasındaki anlaşmazlığın savaşa dönüşmesinin önüne geçmiştir.

Güvenilir İnsan olmak, Zulme Karşı Olmak ve Adaletle Hükmetmek; adil bir yöneticinin vasıflarıdır. Henüz peygamber olmadan, , gelecekte yapacaklarının, oluşturacağı toplumsal düzenin ve kuracağı devletin adeta temellerini atmıştır.

Kırk yaşındayken, ilk vahyi alan Hz. Peygamber(a.s.), altmış üç yaşında vefat edinceye kadar geçen yirmi üç yıla çok büyük ve önemli işler sığdırmıştır. Bir merkezi yönetim ve devlet geleneği olmayan Arabistan’da; hızla büyüyen, gelişen ve  zamanın süper güçleri İran ve Roma İmparatorluklarının egemenliklerini sarsan bir toplum yapısı ve devlet tesis etmiştir. Kurduğu devlet, başlangıçta küçük bir şehrin bile tüm sokaklarını içine almazken, ortalama bir hesapla, günde 830 kilometre kare büyümüştür. On yıl süren bir siyasi faaliyetten sonra, dünya hayatına veda ettiği sırada, üç milyon kilometre kareye ulaşan sınırlara sahip bir devletin yöneticisiydi. Rusya hariç, Avrupa büyüklüğünde bir bölgeyi kontrol ediyordu. Milyonlarca insanın yaşadığı bu geniş sahanın fethi sırasında; düşmanlardan ölenlerin sayısı sadece ikiyüzellidir. Yeni İslam Devleti ve toplumu; kısa zamanda,yeryüzünde, hakkın ve adaletin yegane temsilcisi olmuştur.Bu kadar hızlı gelişme gösteren başka bir değişim dalgasına tarihte rastlamak mümkün değildir.

Allah’ın kontrolünde gelişen bu dev eser; hiç şüphe yoktur ki, mucizevi bir yönetimin sonucudur. Çünkü, Peygamber(a.s.) tüm varlıkları, insanı ve aklını yaratan, eksiklerini ve zaaflarını sonsuz bilgisiyle kuşatan Allah’ın(c.c.) bildirdikleriyle insanlara yol göstermiştir.   

Hz. Peygamber’in ilk önemli idari tecrübe ve başarısı, Medine’ye hicret edinceye kadar müslümanların Mekke’de geçirdiği dönemde kendini göstermektedir. Vahyin gelişiyle birlikte, İslam’ı Mekke’de tebliğ ettiği ilk yıllarda, kendisine inanan bir avuç müslümanın, atalarının dinini korumak isteyen müşrikler tarafından baskı, kuşatma ve abluka altında tutuldukları bilinmektedir. Henüz önemli bir sayıya ulaşmamış bulunan müslümanlar, Hz. Peygamber’in yönetiminde, bir taraftan düşmanca saldırılara hedef olduklarından yaşamlarını sürdürmek için çabalarken, bir taraftan da yeni dinin yayılmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Olağanüstü zorluk, sıkıntı, baskı ve eziyete rağmen, Hz. Peygamberin dirayetli ve kararlı yönetimi sayesinde bu ilk müslümanlar, dünyayı aydınlatacak bir inanç, kültür ve medeniyetin, insani ve toplumsal temellerini atıyorlardı.Bunun için ilk iş olarak Erkam’ın Evi’ni bir yönetim merkezi haline getirmişler; Mekke’nin sokaklarını, Kabe’yi, evleri, panayırları ve  uygun buldukları her yeri yeni dini tebliğ etmek için kullanmışlardır. Azim, inanç ve kararlılıkla sürdürdükleri çaba sonucunda, pek çok kimsenin müslüman olmasını sağlamışlardır. Böylece, hızla büyüyen ve çoğalan bir topluluk haline gelmişlerdir.

Allah’ın Resulü; asıl büyük, aşılmaz, evrensel ve her yönüyle mükemmel yönetim tecrübesini Medine’de yaşamıştır.

İyice yoğunlaşan baskı ve şiddetin etkisinden kurtulmak ve İslamın insanlara ulaştırılmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmak amacıyla; Medine’ye göç eden(muhacir) ve Medine’li  Müslümanlar(ensar)dan  Hz. Peygamber’in ilk isteği, Yönetim Merkezi olarak bir Mescid inşa etmeleri olmuştur.

Yeni dinin toplumsal temellerini oluşturmaya başlayan Allah’ın Resulü; ikinci iş olarak, Müslümanlar arasında, kardeşlik hukukunu sağlam esaslara bğlamıştır. Bununla da yetinmeyerek Müslümanlar ve Medine’de yaşayan Gayrimüslümler arasında bir arada yaşamanın imkan ve esaslarını, yazılı bir Anayasaya bağlayarak ilan etmiştir.

Böylece, önce, içeride toplumsal barışı temin etmiştir. Bundan sonra, İslam’ın dalgalar halinde yeryüzüne yayılmasını sağlayacak tedbirlere baş vurmuştur.

Bu uygulama, Allah’ın Resulü’nün Yönetim ve hukuk alanında insanlık tarihine yaptığı en önemli katkılardan biridir.  Hukukun üstünlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, çok kültürlülük prensiplerinin bir arada ve yazılı bir güvenceye bağlanarak uygulandığına tarih ilk kez şahit oluyordu.

YÖNETİMİN ESASLARI

   Alah’ın Resulü’nün kurduğu ve insanlar yaşadıkça  bir model olarak önümüzde duran yönetimin en önemli esaslarını kısaca şu şekilde belirleyebiliriz:

   HÜKÜM – HAKİMİYET: “Hüküm yalnızca Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan yol(din), işte budur.”(Kur’an:12/40) 

“Rabb’inden size indirilene uyunuz, O’ndan başka velilere uymaynız…”(Kur’an:7/3)

“Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse; işte onlar kafir olanlardır… Onlar zalim olanlardır… Onlar fasık olanlardır.”(Kur’an:5/44-45-47)

   Hz. Peygamber’in yönetiminin temel kaidesi ve dayanağı Allah’ın koyduğu hükümlerdir. Buna göre, tüm insanlar, Allah’ın koyduğu bu hükümlere uymak zorundadırlar.

   Allah’a iman; Allah’ın hüküm koyucu olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Çünkü O, insanı başıboş yaratmamıştır. İnsan, mülkün sahibi değildir, mülkün sahibi Allah’tır. Peygamber ve Kitap göndererek insanların uymaları gereken ve sakınmaları gerekenleri açıklamıştır. Son Peygamber, Hz. Muhammed’e gönderdiği kitap; Kur’an-ı Kerim ile, bütün yönleriyle tekamül etmiş dini, yani İslam’ı göndermiştir. Buna uyanlar kurtuluşa ereceklerdir.

   İnsanın aklı, zekası, duyuları ve sahip olduğu bütün güçler sınırlıdır. Bilgileri yetersizdir. Sahip oldukları hakkında bile tam bir bilgiye sahip değildir. Geçmişin ve geleceğin sırlarına sahip değildir. Hayatına bile tam anlamıyla hakim değildir. Kısacası, kendinde büyük güçler tevehhüm etmesine rağmen insan aciz bir varlıktır. Evrende, hatta yaşadığı dünyanın dağları, denizleri, rüzgarı, sıcağı, soğuğu, gecesi, gündüzü karşısında son derece zayıf ve çaresizdir.

   Gücü ve imkanları yetersiz olan bu insanın, toplumların hayatına çare olacak sağlıklı hükümler oluşturması düşünülemez. Nitekim, insan düşüncesinin ürünü olan sistemler, insanın hayatını karartmaktan başka bir fonksiyon icra edememişlerdir. En çok; gözyaşı, kan ve ölüm üretmişlerdir. Oysa, Allah’ın Resulu, Allah’ın koyduğu hükümlerle insanları yönettiği içindir ki, bütün zamanların en adaletli hukuk ve yönetim sistemini hayata geçirmiştir.

   İnsan ve Peygamber olarak; Allah’ın koyduğu hükümlere uymak kaydıyla ve toplumun onayıyla (biat) hükmün icrasını üstlenmiştir. Yani; hüküm Allah’ın, ama, uygulayıcılar ise, insanlardır. Uygulayıcıları seçmek ise, ümmetin görevidir.

   MARUF VE MÜNKER: “Onlar ki kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kıldığımızda, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, marufu emreder, münkerden sakındırırlar.”(Kuran:22/41)

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurutluşa erenlerdir.”(Kur’an:3/104)

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz…”(Kur’an:3/110)

   Münker, akla gelebilecek bütün kötü ve yanlışlardır. Maruf, münkerin tersine, bütün iyi ve olumlu şeylerdir.

   Allah’ın emri ve Hz. Peygamber’in(a.s.) hedefi, marufun hakim olduğu, münkerin hükümsüz ve güçsüz kaldığı bir toplumsal düzen kurmaktır. Baskı, şiddet, zulüm, yağmalama, fuhuş, talan, haksızlık, sömürü, istismar, kin nefret ve hasedin ortadan kaldırılmasıdır.İyi ve doğrunun hakim olması, kötü ve yanlışın ortadan kaldırılması. Amaç, iktidarın gücünü  bir sultanlık veya insanlar üzerinde bir tahakküm(hegemonya)  aracı haline getirmek değildir. Zaten, daha dini, insanlara duyurmaya  başladığı ilk zamanlarda kendisine yapılan tekliflere: “Güneşi sağ elime ve ayı sol elime verseniz ben yine de davamdan vazgeçmem” diyerek; maddi güç, büyüklük ve sultanlık peşinde olmadığını herkesin anlayacağı şekilde ilan ediyordu.

   ADALET: Allah’ın Resulü’nün kurduğu yönetimin en temel hedefi ve gayesi insanlar arasında adaleti tesis etmektir.

  “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahidlik eden kimseler olunuz. Bir topluluğa olan düşmanlığınız, sizi (haklarında) adil davranmamaya sevk etmesin. Adaletli olun…”(Kur’an:5/8)

   “…insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…”(Kur’an:4/58)

   “Allah, adaletli olmayı, iyilik etmeyi ve yakınlara vermeyi emreder; (her çeşit) haramdan, kötülükten ve zorbalıktan de men eder…”(Kur’an:16/90)

   “Söylediğiniz zaman, yakınınız dahi olsa, adil olun.”(Kur’an:6/153)

   Allah’ın Resulü’nün Hayatından İki Örnek:

   1. Abdullah b. Ebi Hadred(r.a) anlatıyor: Bir Yahudi’nin bende dört dirhem alacağı vardı. Beni Resulüllah’a şikayet etti:

“- Ya Muhammed! Benim bu adamda dört dirhem alacağım var. Alacağımı vermek istemiyor.” Dedi. Resulüllah:“- Ona, hakkını ver!” buyurdu. Ben:“- Seni hak dinle gönderene yemin ederim ki, bunu ödemeye muktedir değilim.” Dedim. Yine:“- Ona hakkını ver!” buyurdu. Ben:“- Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, bunu vermeye muktedir değilim. Hayber dönüşü, ganimet alabilirsem, ödeyeceğim.” Dedim. Resuluüllah yine:“- Ona hakkını ver!” dedi. Resulüllah bir şeyi üç defa söylediği zaman, karşısında başka bir şey söylenmezdi. Çarşıya gittim. Başımda sarık, üzerimde hırka vardı. Başımdaki sarığı etek yaptım. Hırkamı çıkardım.”Hırka almak isteyen var mı?” diyerek dolaştırdım. Dört dirheme sattım. Yaşlı bir kadın benim halimi görünce:“- Ne bu vaziyet, ey Resulüllah’ın arkadaşı?” diye sordu. Ben de durumu anlattım.“- Al o hırka yerine bu hırkayı giy.”dedi.

   2. Ebu Said(r.a) anlatıyor: Bir bedevi, Resulüllah’a gelerek, kendisinin Resulüllah’ta alacağı olduğunu iddia etti ve bu hususta ısrar etti:“- Alacağımı vermezsen seni sıkıştırırım.” Dedi. Bunun üzerine, ashab onu azarladı:“- Ne yapıyorsun? Kiminle konuştuğunu biliyor musun?” dediler.

Bedevi ise:“- Ben hakkımı istiyorum.”  Dedi. Hz. Peygamber:“- Hak sahibiyle beraber olmak yok mu?” buyurdu. Havle bt. Kays’ı çağırttı ve kendisine: “- Eğer hurman varsa bize biraz ödünç hurma ver. Biz de hurma gelince, borcumuzu öderiz.” buyurdu. Havle:“- Hay hay, anam babam sana kurban olsun, ya Resulullah!” dedi. Hurmayı getirdi. Resulüllah da, Bedevi’ye fazlasıyla hakkını ödedi. Bedevi:“- Sen, hakkımı tam olarak verdin, Allah da, sana eksiksiz versin.”  Dedi. Resulüllah:“- Böyle kimseler, insanların en seçkinleridir. Şunu unutmayın: Zayıfın hakkını, kolaylıkla alamadığı bir millet, şerefli olamaz!” buyurdu.

   Allah’ın koyduğu ve Resulü’nün uyguladığı hükümlerin geçerli olmadığı toplumların, yönetim şekli ne olursa olsun; zulüm, sömürü ve adaletsizlik altında ezildiklerine, hem günümüz, hem de tarih şahittir. Gücü elinde tutanların, kurdukları hegemonya ile; insanların nasıl köleleştirildiğini, arenalarda aslanlara yem yapıldığını, insan etinin gıda olarak tüketildiğini, katliamlarla, soykırımlarla nesillerin yeryüzünden silindiğini tarih bize anlatmaktadır. Adaletsiz ve sömürüye dayalı bir  düzenle yönetilen günümüz dünyasında, içecek su  ve yiyecek bulamadığı için insanların ölmekte olduklarını biliyoruz.

   Bu tablo, insanlığın Hz. Peygamber’in adil yönetimine ne kadar muhtaç olduğunu ortaya koyan açık bir delildir.

   HAYATIN BÜTÜNLÜĞÜ: Allah’ın gönderdiği hükümlerle bir yönetim modeli oluşturan Allah’ın Resulü; diğer sistemlerin düştüğü yanlışı reddetmiştir. Onlar, hayatın bütünlüğünü bozarak, iki alan belirlemişlerdir: Maddi-manevi, dini-dindışı, ilahi-seküler. Bunun sonucu olarak, Hristiyanlıkta olduğu gibi, bir ruhbanlık sınıfı oluşmuştur. Dünya işlerini yürütenler ile din işlerini yürütenler ayrı egemenlik alanları oluşturduklarından sürekli bir çatışma ve çekişme içinde olmuşlardır. Halbuki İslam’da bir ruhban veya din adamları sınıfı yoktur. En büyük örnek bizzat Allah’ın Resulü’nün kendisidir: O, son peygamber olarak, sadece din işlerini yürüten, dünya işlerine karışmayan bir önderlik yapmamıştır. O, hayatın bütün alanlarını içine alan bir rehberlik ve yönetim modeli oluşturmuştur.

   ŞURA: Adaletli bir yönetimin vazgeçilmez temel araçlarının başında Şura bulunmaktadır:

   “…işlerinde onlara danış…”(Kur’an:3/159)

   “ Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma(şura) iledir.” (Kur’an:42/38)

   Allah’ın Resulü, kurduğu yönetimde, danışmayı esas almış ve kendinden sonra gelenlere de buna uygun davranmaları yönünde tavsiyede bulunmuştur: “Hz. Ali: Ey Allah’ın Resulu, senin irtihalinden sonra hakkında ne Kur’an’da  ne de sende  bir şey bulamadığımız bir problemle karşılaşırsak ne yapalım? Allah’ın Resulü: Ümmetimden (Allah’a ve O’nun hükmüne) itaatkar olanları bir araya toplayıp istişare için meseleyi onlara sor. Yalnızca bir ferdin görüşlerini esas alarak sakın karar verme.”(Siret Ansiklopedisi)

   İstişare(danışma), toplumun arzusu ve taleplerini yönetime yansıtmanın en etkin aracıdır.                                 

  Aynı zamanda, insanların rızası olmadan kurulmuş otoriter yönetimlerin yaşamasına engel olur.                                                    Ortak aklın, tek kişinin aklından adaleti sağlamaya daha yatkın olduğuna şüphe yoktur. Hele bu aklı kullananlar; Allah’ın hükümlerini rehber edinen bilgi ve hikmet sahibi kimseler olursa, o zaman gayenin gerçekleşmesinin önündeki bütün engeller kalkmış olur.

   EHLİYET:  Yukarıda esaslar çerçevesinde, oluşturulacak bir yönetimi uygulama alanında temsil edecek ve görevi üstlenecek kişilerin bazı vasıflara sahip olması gerekir.Bilgi, ahlak, takva, tecrübe, liyakat, yeterlik ve benzeri vasıfları içine alan kavram: Ehliyettir. Yönetimin bütün kademelerinde işlerin ne sebeple olursa olsun ehliyet sahibi olmayanlara tevdi edilmesi kabul edilemez. “Şüphesiz, Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder.”(Kur’an:4/58)

    Herhangi bir işi üstlenecek kişinin tesbitinde kullanılacak en önemli ölçü; o işin, isteyene değil, en iyi ve doğru şekilde yapabilecek olana verilmesidir.

    Alah’ın Resulü’nden Bir Örnek:

 “  Ebu Musa anlatıyor: “Yanımda amcamın evlatlarından iki kişi olduğu halde, Resulüllah(a.s.)ın huzuruna girdim. Yanımdakilerden biri:

‘-Ey Allah’ın Resulü! Allah’ın sana tevdi ettiği işlerden bazıları üzerine bizi emir tayin et.’dedi. Diğeri de aynı talepte bulundu. Resulüllah(a.s.) onlara cevabı şu oldu:

‘- Biz, Allah’a kasem olsun, bu işe, onu talep eden veya ona hırs gösteren hiç kimseyi tayin etmeyiz.”(Buhari)

07.03.2005

Yazımızı paylaşmak için aşağıdaki butonları kullanabilirsiniz:
0

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Enjoy this blog? Please spread the word :)