Eğitimde Devlet mi, Toplum mu?

 

Temel hakların kabulü ve buna bağlı sorunların ortadan kalkması hem bireysel, hem toplumsal hayat açısından hayati öneme sahiptir. Din’in; talep olmasına bakmaksızın hakların teslimini zorunlu görmesine karşılık, günümüz dünyasına egemen olan Dindışı telakki, ‘hak verilmez alınır’ prensibini esas alır. Onun için hakların teslimi; tespit-talep-mücadele ve çözüm gibi aşamalardan geçmek zorunda kalmıştır. Bundan dolayı, Seküler Dünya Görüşüne sahip Batı Dünyasında haklar, ancak zorlu mücadeleler sonunda elde edilebilmiştir.

Yeni bir Anayasa yapım sürecine girilen Ülkemizde başta Kürtler olmak üzere talep eden ve mücadele veren kesimler, haklarının tespiti hakkında bir belirsizlik yaşamıyorlar. Çözüme de oldukça yakın duruyorlar, diğer kesimlere nispetle bir adım önde bulunuyorlar.

Kendilerinin olduğu kadar, yeryüzündeki tüm insanların haklarına sahip çıkma yükümlülüğü altında bulunan Müslümanlar ise, tarifi imkânsız bir aymazlık ve sorumsuzluk içine gömülmüşler. Diğer kesimlerin haklarına sahip çıkmak şöyle dursun, kendi haklarının tespit-talep-mücadele-çözüm aşamalarının hiç birinde yoklar. Özgüvenlerini o kadar yitirmişler ki; nerdeyse kendilerini bir hükmi şahsiyet olarak bile göremeyecek hale düşmüşler.

Başta Din’in ilgi alanı içinde olan tüm konularda söz hakkı, o din’in mensuplarına (Yahudi, Hıristiyan vs.)  ait temel bir haktır. Bu hakkın farkında olmak, bunu talep etmek, bunun için mücadele etmek ve çözüm üretmek; İslam için Müslümanların hakkı, görevi ve yükümlülüğüdür. Şu anda Devlet bu hakka el koymuş, kendisine aitmiş gibi, Müslüman toplumun izni ve onayına başvurma ihtiyacı duymadan kullanmaktadır. Haksızlık, zulüm, baskı ve dayatma ile bunu sürdürüyor.

Örnek olarak; Devlet’in Müslüman vakıflarına el koyduğunu, Din’e de Müdahale ettiğini ‘Vakıfların Bedduası Sizi Çarpar’ ve ‘Din’e Müdahale’ başlıklı yazılarda ortaya koymaya çalışmıştım. Eğitim Hakkı da bu iki konu gibi temel ve önemlidir.

Temel Haklar konusunda olması gereken ilke bütün konularda aynıdır: Başkalarının haklarını ihlal etmedikçe; bir hakkın nasıl kullanılacağına bizzat o hakkın sahipleri karar vermelidir. Bunun dışındaki uygulamalar hak gaspı sonucunu doğurur.

Daha önce Eğitim konusunda ifade etmeye çalıştıklarım güncelliğini ve önemini koruduğundan tekrar gözden geçirmenin yararlı olacağını umuyorum:

“Kuşku yok ki; çoğulcu karakterinden uzaklaştırılıp dayatmayla tekçi bir muhtevaya büründürülmesi eğitimin en temel ve belirleyici sorunudur. Yürürlükteki ‘Tevhidi Tedrisat’ (Öğretimin Birliği) sistemi, modern egemen kültüre uyum için hayata geçirilen bir operasyondur. Devletin, toplum ve bireye rağmen onlar adına karar vermesidir. Toplum dışlanarak alınan ve Demoklesin Kılıcı gibi toplumun tepesinde sallanan bu düzenleme, var olan bütün eğitim sorunlarını beslemektedir. Yürürlükte kaldığı sürece hangi yollara başvurulursa vurulsun söz konusu sorunların çözülmesi mümkün görülmemektedir. Nitekim her defasında yeni ümitlerle ve heyecanla başvurulan farklı uygulamalar, eğitimi yazboz tahtasına çevirmekten başka sonuç vermemiştir.

Özgürlüğü de besleyen çoğulculuk, eğitimin temel sorunlarını ortadan kaldıracak ve toplum kesimlerinin ihtiyacını karşılayacak bir çözüm olarak öne çıkmaktadır. Buna göre: Herkes inancına uygun eğitim ve öğretim hakkına sahip olacaktır. Bu hak hiçbir şekilde engellenemeyecek ve kimse istemediği bir eğitime zorlanmayacaktır. Eğitim kurumu kurma, müfredat belirleme ve diğer eğitim-öğretim faaliyetlerini yürütmede tüm toplumsal kesimler özgür olacaktır. Reşit olmayanların nasıl bir eğitim-öğretime tabi tutulacağı Devletin dayatmalarına göre değil, ebeveynlerin tercihine göre belirlenecektir. Din eğitimi ve öğretimi, Dinî gurupların isteğine uygun olarak yapılacaktırEğitim dilini seçmek kişi ve kesimlerin iradesine bırakılacak anadilde eğitimin önündeki bütün engeller ortadan kaldırılacaktır.

Devlete bağlı vatandaş yetiştirmeyi kutsal bir görev olarak eğitimin hedefi haline getirmek, mevcut sistemin en önemli çıkmazlarından biridir. ‘Yetiştirme’ bizatihi insanın özgürlüğüne müdahaledir ve Devletin böyle bir amacı dayatması temel haklara aykırıdır. Esas olan iyi bir insan olmak, başkalarının haklarına saygılı davranmak ve kendi haklarına sahip çıkmak olmalıdır. Bunun nasıl olacağına Devlet değil, bireyler, reşit olmayanlar için anne-babalar karar vermelidir.

Okullarda felsefe, edebiyat, tarih, coğrafya, biyoloji, Din Kültürü ve diğer dersler Devletin dayatması altında ‘Resmi ideoloji’yi güçlendirecek bir içerikle okutulmaktadır. Bu dersler; ırkçı, şoven, Din karşıtı, pozitivist, materyalist, değer tanımaz, kişiliksiz bir kuşak yetiştirmeye hizmet etmektedir. Bu da eğitimde aşılması zor sorunları üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Oysa müfredatın, eğitimden yararlananlar veya onların hukuki temsilcileri tarafından belirlenmesi, ideolojik dayatmanın ortadan kalkmasını sağlayacaktır.

Hâlihazırda okullar ve dersler; hayattan kopuk, içi boş, pasifizmi besleyen, ezberci, işe yaramaz bilgilerle donatılmış, sürekli sınav stresi üreten bir yapıya sahiptir. Bu ağır baskılardan ve itici ortamdan rahatsız olan öğrenciler kurtuluşu, okul dışında aramaya yönelmektedir. Sonuçta öğrencilerin kişiliğinin şekillenmesinde okulda verilen eğitimden çok; çevre, medya, internet, alkolizm, uyuşturucu, cinsel yönelimler, çeteleşme ve benzeri faktörler etkili olmaktadır. Bu da toplumun, baştan aşağı sorunlar yumağı bir güruhun pençesine düşmesine yol açmaktadır.”

 

 

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir