Milliyetçilik, Dindışı Düşüncenin Eseri -3-

Aydınlanma Felsefesinin ve modern hukukun öncülerinden Montesquieu (1689-1755) Batı’nın temel hukuk kaynaklarından kabul edilen “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinde ırkçılığı meşru, gerekli, hatta zorunlu göstererek dindışı düşüncenin kodlarını hareket noktası yapmayı en kaba biçimiyle sürdürmüştür:

“Avrupa ulusları Amerika halkını mahvettikten sonra boş ve bakımsız kalan bunca toprakları açtırmak ve işletmek için Afrika zencilerini esirlik zincirine vurmak zorunda kalmışlardır. Zenci esirler şeker kamışıyla uğraşmasaydılar şeker çok pahalı olacaktı.

Bu insanlar tepeden tırnağa simsiyahtırlar; burunları yassıdır. O yüzden onlara acımak imkânsız gibidir. Allah’ın, o hâkimlerin hâkimi olan Allah’ın, kapkara bir vücut içine bir ruh, hem de iyi bir ruh koyacağını insan aklı almaz. Bu zencilerin akılsız insanlar olduklarının bir kanıtı da şudur; uygar ulusların çok büyük önem verdikleri altına onlar adi bir katır boncuğu kadar önem vermezler. Bu zencilerin bizim gibi insan olduklarını düşünmek imkânsızdır; çünkü onları insan sayarsak, kendimizin Hristiyan olmadığımızı farz etmek gerekir. Bazı dar kafalılar, Afrikalılara yapılan haksızlığı fazla büyütüyorlar: çünkü bu, onların dedikleri gibi olsaydı, Avrupa prensleri aralarında gereksiz o kadar sözleşmeler yapan bu prensler onlar için de bir şefkat ve merhamet sözleşmesi yapmazlar mıydı?” [1]

Yine ırkçılığın önde gelen kuramcılarından Gobineau (1816 –1882) evrimsel anlamda insan ırkları arasında da farklar olduğunu ve insan ırklarının da aşağı ırklar ve üstün ırklar olarak ayrıldığını iddia etmiştir. Irkların Eşitsizliği başlıklı ve ırkları sınıflandırdığı kitabında bu görüşlerini açıklamıştır. Gobineau bu çalışmasında, beyaz ırkları uygarlığın yaratıcısı birinci sınıf ırk olarak ilan ederken, sarı ırkı da ikinci sınıf ve uygarlıktan yoksun ırk olarak ilan etmiştir. Türkleri de uygarlıktan yoksun sarı ırklar arasında saymıştır.

“Gobineau, beyaz ırkın diğerlerinden üstün olduğuna inanıyordu. Bunun “Aryan” olarak isimlendirilen kadim Hint-Avrupa ırkı kültürüne uygun olduğunu düşünüyordu. Beyaz ırkın melezleşmesinin kaçınılmaz olduğunu yazmıştı. Fransa’daki iktisadi karışıklıkların çoğunu ırkların kirlenmesine yordu. Hayatının ileriki dönemlerinde fikrini değiştirdi ve beyaz ırkın korunacağına inanmaya başladı.

Gobineau’ya göre imparatorlukların gelişimi farklı ırkların karışımına neden olduğu için “üstün ırk” için son derece yıkıcıydı. Bunu bir ırki dejenerasyon olarak gördü. Tanımlamalarına göre İspanya’nın, Fransa’nın ve Almanya’nın çoğunun, Güney ve Batı İran’ın ve de İsviçre’nin, Avusturya’nın, Kuzey İtalya’nın ve Britanya’nın büyük bir parçasının melez ırkların sebep olduğu dejenerasyona uğramıştı. Ayrıca ona göre Kuzey Hindistan’ın tamamı sarı ırktan oluşuyordu.” [2]

Treitschke, İmparatorluk Almanya’sının en hızlı ırkçısı ve Yahudi düşmanı olarak, Alman aydınlarını ve gençlerini, Nazilerin üzerinde yükselecekleri kültürle donatırken, şoven, emperyalist, militarist görüşlerini kapsamlı bir ideoloji oluşturmak üzere bir ön örnek sunmuş oldu. Ulusların ancak Darwin’in yaşam kavgasına benzer biçimde şiddetli bir rekabetle gelişip gönençlerini artırabileceklerini söyleyen Treitschke, bunun da sürekli ve kaçınılmaz savaş demek olacağını ekledi. Ona göre kılıç ile işgal, uygarlığın barbarlığa, aklın bilgisizliğe üstünlük sağlamasının bir yolu idi. Treitschke’nin değerlendirmelerine göre, sarı uluslar sanat yeteneklerinden ve siyasal özgürlük anlayışından yoksundurlar. Siyah ırkların yazgısı beyazlara hizmet etmek ve sonsuza dek beyazların tiksintilerine hedef olmaktır. Uluslar ve ırklar arası ilişkileri böyle algılayan Treitschke, ulusal alanda da dayanışmanın sınıflı bir toplumsal yaşamı gerektirdiğini belirttikten sonra, her iki alan için son sözünü söyler: yamaklar olmaksızın hiçbir kültür var olamaz.

Sosyal Darwincilerin savaşı yüceltmeleri yolundaki tutumları sözde kalmadı. Amerika’da içlerinde Başkan Theodore Roosevelt’in de bulunduğu birçok düşünür ve devlet adamı, savaştan, yayılmacılıktan, emperyalizmden yana düşüncelerini ve politikalarını, toplumlar arası, ırklararası varoluş kavgası savlarıyla desteklediler.”

“Sosyal Darwinci düşünürlerden biri olan Tille, yoksulluğu önlemeye kalkıp yenilmiş sınıflara yardım etmenin, evrimi sağlayan doğal ayıklanma yasasına set çekmek anlamına geleceğini söylemişti. Charles Pearson, uygar uluslar arasındaki yaşam kavgasının bilimin, endüstrinin, uygarlığın silahlarıyla yapıldığını, ama onların aşağı uluslara karşı yaptıkları yaşam kavgasını toplarıyla yapma hakkına sahip olduklarını iddia ediyordu.”  [3]

David Hume (1711-1776): “Siyahlar ve öteki yaratıklar doğal olarak beyazlardan daha aşağıdır[4]

Immanuel Kant (1724-1804): ‘‘Afrikalı siyahların doğal olarak ahmaklığın üzerine çıkan hiçbir duyguları yoktur. Bay Hume herkese bir siyahın yetenekli olduğunu gösterecek tek bir örnek vermeleri için meydan okur, ve ülkelerinden başka yerlere götürülen yüzbinlerce kara derili arasında birçoğunun, özgür bırakılmalarına karşın, gene de sanatta ya da bilimde ya da övgüye değer herhangi bir başka nitelikte büyük herhangi bir şey sunduklarının görülmediğini ileri sürer. Bu iki insan ırkı arasındaki ayrım öylesine özseldir ki, ansal yetenekler açısından da renk açısından olduğu denli büyük görünür.’’

Hegel Tarih Felsefesi isimli çalışmasında, “siyahların insanlığın yüzkarası olduğunu ve Afrika’nın dünya tarihinin bir parçasını oluşturamayacağını çünkü bu yönde bir gelişme sergilemediğini” ifade eder. [5]

Avrupalılar, Amerika’yı, Asya ve Afrika’yı işgal ettiklerinde buralarda yaşayan insanları, ilkel, gelişmemiş varlıklar olarak nitelemiş, hatta insan olmadıklarına hükmetmişlerdi. Kilise bile bunların insan toplulukları sayılıp sayılmayacağını tartışma konusu yapmıştı.

Sömürgecilik, emperyalizm ve küreselleşme aynı amacı sürdürülebilir kılan aşamalar olarak tanımlanabilir. Yüzyıllardır beyaz ırkın dışında kalan sarı ve siyah ırka köleleşmek ya da yok olmak dışında bir seçenek tanınmamıştır. Asya, Amerika ve Afrika kıtasındaki yerli toplulukları yok eden ya da köleleştiren uygulamalar, tarihin hafızasında yerini almıştır. Sadece yirminci yüzyılda yüz milyon insanın ölümüne yol açan çatışmalar ve başka pek çok örnek, ırkçılığın tahrip gücünü ortaya koyan çok somut ve ilginç uygulamaların ortaya çıkardığı veriler olarak karşımızda durmaktadır.

İşte tam bu nedenle, modern ırkçılığın ve milliyetçiliğin bütün çağların en yıkıcı projesi ve gelmiş geçmiş en büyük fitnesi olduğunu söylemek abartı olmaz. Öyle ki; ırkçılığın yaygınlaşmasından bu yana, yeryüzünde birbiriyle ilişkisi olup savaş veya iç çatışma yaşamayan bir topluluk neredeyse kalmamıştır.

“Çağdaş dünyanın oluşmasındaki en önemli yapı taşının milliyetçilik olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Modern ve çağdaş dünyayı içine alan bu değişim ve oluşum dalgası son dört asırdır etkisini sürdürmektedir. Aydınlanma ile başlayan monarşik yönetimlerdeki değişim ve dönüşüm, 1789 Fransız ihtilaliyle birlikte yeni ulus yapılarının tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır.(….) Aydınlanma çağının emperyalist güçleri olan Fransa ve İngiltere ulusal yapıların da ilk örnekleridir. Eskilerin büyük monarşileri sahip oldukları coğrafyalarda hükümlerini sürdürebilmek için millet ve milliyetçilik kavramlarını kültür merkezli bir üst kimlik olarak sürdürmeye çalışmışlardır. Fransız ihtilalinin estirdiği özgürlük rüzgarı Birinci Dünya Savaşı’na gelene değin başta Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi kadim monarşileri doğrudan etkilemiştir. Bu dönemde Yunanistan, Polonya ve Bulgaristan gibi devletler bağımsızlığını sağlarken, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Wilson ilkelerine göre yirmi yedi tane ulusal devlet kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Avrupa merkezli kolonyal sistem tamamen yıkılarak dünya genelinde ulusal devletler kurulmuştur. Bazı bölgelerde ise tek bir ulusa ait irili ufaklı pek çok ulus devletleri kurulmuştur. Arap dünyası bunun tipik bir örneğidir.”[6]

 

 

 

[1] Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine

[2] www.biyografistan.com/2013/01/joseph-arthur-comte-de-gobineau-kimdir.html

[3]  Alaeddin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi

[4]  David Hume, Ulusal Karakterler

[5]  Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi

[6] Doç. Ahmet Erkan ŞEKERCİ, Milliyetçiliğin Aydınlanmacı Kökenlerine Dair Bir Derkenar

 

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir