Milliyetçilik, Dindışı Düşüncenin Eseri -2-

Seküler düşünceye göre; yaratıcı ve yaratılış söz konusu değildir. Bu, insanın zihninde oluşturduğu bir tasavvurdur. Dolayısıyla; bütün duygu, düşünce ve eylemlerin kaynağı insandır. Mutluluk dâhil bütün arzuların gerçekleşeceği ve yaşanacağı başka bir dünya yoktur. Dinlerin sözünü ettiği ölümden sonra diriliş, yani ahiret bir kuruntudan ibarettir. Öyleyse insan, yapacaklarını ertelemeden bu dünyada gerçekleştirmekten başka bir seçeneğe sahip değildir. Hesaba çekilme söz konusu olmadığından, hem toplumsal hem kişisel alanda insanı sorumlu tutan manevi bir otorite yoktur. İnsanın, içgüdüleri ve aklı tarafından yönlendirilen arzu ve çıkarlarına göre hareket etmesi son derece doğaldır.

Dini reddeden seküler akıl, antik çağdan günümüze her dönemde ve sürekli biçimde Allah ile yaratılış inancına alternatif bulma arayışı içinde olagelmiştir. Bunun için, temel çıkış noktası Maddenin ezeli olduğu tezidir. Zaten Allah ve yaratılış kabul edilmediğinde evrenin/maddenin ezeli olduğu fikri kendiliğinden tek seçenek haline gelmektedir.

Maddenin ezeli olduğu temel alındığında açıklığa kavuşturulması gereken ikinci konu, varlıkta meydana gelen değişmelerin nasıl gerçekleştiğidir. Dinin Allah’ın dilemesi ile açıkladığı bu konuyu, seküler akıl, maddenin bünyesinde kendiliğinden var olduğunu iddia ettiği devinim ile açıklamaktadır.

Devinim; yer değiştirme, bir noktanın uzaydaki bir durumdan başka bir duruma geçişi, zaman içinde durum değiştirme, olabilirlikten gerçekliğe geçiş olarak tanımlanmaktadır.[1] Marks ve diğer pek çok materyalist filozofa göre; sadece maddi varlıktan ibaret olan evren sürekli devinim içindedir. Olaylar arasındaki bağlantılar, özü devinim olan maddenin zorunlu gelişme yasasına tabidir.

İşte tam bu noktada evrimin devreye girdiğini söylemek mümkündürDarwin, tıpkı Newton’un cisimlerin yere doğru hareketiyle ilgili sorgulamaları gibi, canlılığın neden, nasıl, hangi süreçlerle değiştiğine yönelik sorular sormuş, hipotezler geliştirmiş, gözlemler yapmış, bazı hipotezlerini yanlışlamış, bazılarını ise doğrulayarak daha güçlü bir forma getirmiştir. Sonrasında ise bu bulgularını bir araya getirerek, değişimin neden ve nasıl olduğunu 1859 yılında yayınladığı ‘Türlerin Kökeni’ isimli kitabında bilim camiasına sunmuştur.[2]

Gelişme yasası olarak da adlandırılan evrim, Darwin ve onu izleyenlerin sistematik bir bütünlük içinde ele alarak geliştirdikleri teoridir.

Evrim teorisini geliştiren Darwin ve izleyicilerinin maddenin ezeli olduğu varsayımının ardından dayandıkları ikinci temel Doğal Ayıklanma Yasasıdır. Buna göre yaşam, güçlülerin kalıp zayıfların elendiği bir kavgadır. Güçlü olan yaşamını sürdürür, güçsüz elenir. Bu kural, hem bireyler hem toplumlar için geçerlidir:

“Darwin, “yaşam mücadelesinin insan ırkları arasında da geçerli olduğunu öne sürmüştür. Bu iddiaya göre, “kayırılmış ırklar” bu mücadelede üstün geliyorlardı. Darwin’e göre kayırılmış ırklar, Avrupalı beyazlardıAsyalı ya da Afrikalı ırklar ise, yaşam mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin daha da ileri giderek, bu ırkların dünya üzerindeki “yaşam mücadelesini” yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını ileri sürmüştü: Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler.[3]

Darwin, insan türünün biyolojik olduğu gibi; toplumsal, düşünsel ve moral evriminin de yaşam savaşında doğal ayıklanma yasasının ürünü olduğu iddiasındadır. Bununla, ırkçılığı en kaba biçimde savunan Sosyal Darwincilik Öğretisine[4] zemin hazırlamış ve yol göstermiştir. Fikirlerini devam ettirip olgunlaştırmaya çalışan izleyicileri, ırkçı teoriyi bu temel üzerine inşa ettiler.

Sosyal Darwinizm, materyalist evrim teorisinin topluma aktarılmasıdır. Sosyal darwinizme göre, farklı evrim aşamalarında bulunan ırkların karışması önlenmelidir. Beyazlar için ideal olan başka ırklardan ayrı yaşamaktır. Çünkü onlar daha üstün bir kültüre sahiptirler ve genetik olarak diğer insanlardan üstündürler. Başka ırklarla yaşamak zorunda kaldıklarında egemenlik ellerinde olmalıdır. Gerektiğinde, üstün ırk yararına diğer ırklar yok edilebilir. Dahası,  sosyal darwinizmin ileri bir safhası olan öjenik hareket, güçlü ve sağlıklı bireylerin çoğalması için toplumda zayıf, yaşlı ve zihinsel özürlülerin yok edilmesi gerektiğini savunur.[5]

Daha vahim olan, Beyaz ırkın üstünlüğü tezini sadece Sosyal Darwincilerin değil Batılı antik ve modern çağ filozoflarının büyük kısmının benimsemiş olmasıdır. Dindışı düşüncenin insani değerleri nasıl yok ettiğini göstermesi bakımından dikkatle üzerinde durulması gereken bu düşüncelerin bir bölümü şöyledir:

Platon“Bazılarının yönetme kabiliyeti daha fazladır ve tanrı onların mayasına altın katmıştır. Bu onları diğerlerinden daha üstün kılar. Yardımcıların mayasında gümüş vardır, toprakta çalışanların ve diğer işçilerin payına da tunç ve bakır düşmüştür.”[6]

Aristo,“Aynı topraklar üzerinde bazı ırklar köle, bazıları da köle sahibidir”  diyerek Platon’un tezini desteklemiştir. Sınıflı toplumu ideal görerek çiftçilerin, zanaatkârların ve tüccarların yaptıkları iş gereği erdeme yatkın olmadıklarını iddia etmiştir. Bu üç sınıfın yurttaşlık hakkından mahrum bırakılmalarını savunmuştur. Askerler, din adamları ve yargıçlar ise sitenin gerçek anlamda parçalarıdır ve bu nedenle ülke yönetiminde de söz sahibidir. En altta hiçbir hakkı olmayan köleler bulunmaktaydı.[7]

(devam edecek)

Mehmet Alkış Yazdı: Milliyetçilik, Dindışı Düşüncenin Eseri -2-

Hits: 14

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir