Adanmış Bir Hayattan Dersler

Yaşadığı topraklarda Kuran okumak, Dini ilimleri tahsil etmek, serbestçe ibadet etmek, inançlarını başkalarıyla paylaşmak, hatta inanmak bile suçtu. Onun için Medrese eğitimini Suriye’de almasına karar verildi. On beş yıl boyunca aynı arazinin ortasına çekilen ve tarih boyunca aynı topraklar üzerinde yaşayan halkın çocuklarını, hatta aynı ailenin üyelerini ayıran anlamsız sınırı aşarak gidip geldi. Bu süreçte planlanmış büyük oyunun ve milliyetçiliğin yol açtığı bölünmeyi, etnik ve zihinsel parçalanmışlığı tersyüz edecek tedbirleri kafasında olgunlaştırmaya çalıştı.

Merkez olmasına rağmen kendi ülkesinde bulamadığı imkanı, kendine bağlı bir eyaletken bağımsız bir devlete dönüştürülmüş ve Fransızlar tarafından işgal edilmiş nevzuhur bir Ülkede bulabilmişti. Ülkesinde Din’in hayatla bağlarının kesilmesini sağlayan Lozan Düzenini dayatan bir güç odağının bu özgürlüğü sağladığını görmek de garip bir durumdu.

Sınırın iki yakasını etkileyen bir ilim ve tasavvuf odağı olan Şeyh Ahmed Haznevi’nin manevi terbiyesi altında oğlu Şeyh Alaaddin’in yanında ilmi kariyerini tamamladı. Yanı sıra tarikat erkanında en üst noktalara kadar ilerledi. Öyle ki, Şeyh Ahmed’in halifesi olma yetkisini alacak aşamaya geldi.

Ancak öteden beri, geleneksel çizginin, Müslümanların ihtiyaç duyduğu atılımlar için gerekli dinamizme sahip olmadığını düşünmekteydi. Yeni bir anlayış, yeni bir yaklaşım ve yeni bir ruh gerekliydi. Çağın idrakine derinlemesine nüfuz edecek bir dil ve yaşantısı ve duruşuyla bunu temsil edecek bir şahsiyetin Din’i yeniden yorumlamasına ve önderliğine ihtiyaç vardı.

Hayranlık uyandıran üstün ilmi kapasitesi, bitmez tükenmez Dinî gayreti, şahsiyetini zedeleyecek dünyevi zaaflara yenik düşmemesi, kullandığı dil ve üslubun çağdaş zihni etkileyecek bir derinliğe sahip olması gibi nedenlerle aradığı özelliklerin Bediüzzaman’da bulunduğuna kanaat getirdi. Bu zatın tereddütsüz bir ‘Müceddid ve ‘Peygamberin Varisi’ olduğundan şüphe duymuyordu. Ruhunda karşı konulmaz bir arayışa dönüşen bu eğilim, onu bu çizgide hizmet etmeye yöneltti.

Din İlimleri ve tasavvuftaki birikimini Risale i Nur’la bütünleşen bir senteze dönüştürdü. Zaten Bediüzaman’ın yaptığının da bundan farkı olmadığı kanaatindeydi.

Onunla Bediüzzaman’ın hayatı arasındaki birçok benzerlik, bu çizgide hizmet etmesini kolaylaştırmıştı. O da yeni üstadı gibi: Din ilimlerini geleneksel medrese sisteminde tamamlamış, tasavvuf ve tarikat eğitiminden geçmişti. Zühd ve takvada karar kılmış, dünyanın cazibesine kapılmamış, Din’i çıkar aracına dönüştürmemiş, güç ve nüfuz aracı olarak kullanmaya tevessül etmemişti. Talebeliğinden başlayarak emsallerinin aksine maddi sıkıntılarını kendi imkanlarını zorlayarak, kimseye el açmadan, Din’in ve ilmin izzetini koruyarak çözmüştü. ‘Ne milletten ne Devletten’ diyerek gücün karşısında dik duran ulema koluna intisap etmişti. Karşılık talep etmeden insanlara doğruları tebliğ etmenin Peygamberlerin vazgeçilmez yöntemi olduğu için bunu tercih etmek gerektiğini ısrarla dile getiriyordu. En sıkıntılı dönemlerinde bile yardım tekliflerini geri çevirmişti. Böyle davrandığı içindir ki; hiçbir baskı ve etki altında kalmadan kısıtlama ve yasaklara rağmen her ortamda yüksek sesle inandıklarını ifade etti. Birkaç kez hapse atılmasına rağmen Devletin baskısına boyun eğmedi. Kılık kıyafetinden, söz ve davranışlarından taviz vermedi.

Namazı, günde beş vakit Allah’ın huzuruna çıkılan bir tören gibi eda ediyordu. İstisnalar dışında hayatı boyunca cemaatsiz namaz kılmadı. Namazı hayatının merkezine oturtmuştu ve bütün diğer işleri namaz vakitlerine ayarlıydı. Bütün işler tali, namaz ise esastı onun için. Günün yirmi dört saatini Allah’a ibadet ve zikirle geçirmekten, bir an olsun O’ndan gafil kalmama gayretinden geri durmadı.

Bıkmadan usanmadan ırkçılık karşıtı söylemi sürekli tekrarlayarak gündeminde tuttu. İslam Birliği’nin milliyetçiliğe, ırkçılığa kurban gitmesi O’na sonsuz bir ızdırap veriyordu. Türkçülük, Arapçılık, Kürtçülük ve benzeri akımları hayatı boyunca kötüledi. Müslümanların birleşmesini bir sevda olarak hep diri tuttu zihninde. Selahaddin i Eyyub’yi siyasi bir önder olarak, Bediüzzaman’ı da ilmi ve fikri bir önder olarak Kürtlerin model alması gerektiğini hep dillendirdi.

Medresenin gelişmeye açık olmayan, ezberci, basmakalıp, ayrıntıda boğulan, muhakemeyi engelleyen yanlarının restore edilmesinin şart olduğunu düşünüyordu. Kuran ve Sünnetin mesajlarını perdelemeden öne çıkaracak bir yapıya kavuşması arzusunu içinde hep taşıdı. Tıpkı Bediüzzaman’ın Medresützzehra projesinde hedeflediği, dünyadaki gelişmeleri ve fen ilimlerini dikkate alan bir eğitim modelinin hayata geçirilmesinin zorunlu olduğuna inanıyordu. Bunun küçük bir numunesi olarak gördüğü İmam Hatip Okullarının yaygınlaşmasını fiilen destekledi. Bu okulların daha nitelikli bir eğitim seviyesine çıkması için mücadele etti. Öğrencilerinin özel bir gayretle eksiklerini tamamlamaları için çeşitli girişimlerde bulundu.

Şekil ve nicelikle zevahiri kurtarmaya yeltenmeden; hakikatin, kalitenin, mananın, niteliğin önemini olumsuz tepkilere rağmen sürekli vurguladı. Şatafat, gösteriş ve riyadan hep korunmaya çalıştı. Bütün anları, saatleri, günleri, ayları, yılları, kısacası bütün bir ömrü inandıklarına adamış bir insan olarak yaşamayı hayatının gayesi olarak gördü.

Hayatı ders doluydu, ölümüyle de bize ve tanıyanlarına bu derslere uymayı manen vasiyet etti.

Daha yazılacak çok şey var, ama yer darlığı buna izin vermiyor. Doğruya yönelme gayretimi borçlu olduğum Babamı rahmet ve minnetle anarken, sizlerin de hayır duada bulunmanızı talep ediyorum.

05.04.2012

NOT: Babamın vefatı dolayısıyla taziye dileğinde bulunan herkese teşekkürlerimi sunuyorum.

Diğer Makaleler...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir