Şeyh Said Muhataptır

Türkiye’nin uğruna savaştığı Misakı Milli sınırlarının hiçbir şekilde değiştirilmesi söz konusu değilken Lozan’da çok büyük değişikliğe uğradı. Musul-Kerkük, Halep’in Kuzeyi, Batı Trakya, Batum, Nahcivan başka devletlere terk edildi. Bu yerlerin bugün neye tekabül ettiği hesaplanırsa durumun vahameti daha iyi anlaşılır.

Türkler, Kürtler ve diğerlerinin savaşarak devam ettirmeye karar verdikleri Osmanlı sistemine; Anayasaya, yasalara, zımni ve açık mutabakatlara, söz ve taahhütlere, teamüllere ve halkın iradesine rağmen son verildi.

Çok Milletli Çok Dinli Devlet yerine, İslam’ı ortadan kaldırmak, Kürtleri Türkleştirerek asimile etmek amacıyla; Din karşıtlığı ve Irkçılık esasları üzerinde yükselen bir Modern Ulus Devlet kuruldu.

Galip olduğu halde, Batılı Devletlerin karşısında el açan, maddi ve manevi varlığından vazgeçmeye hazır bir mağlubiyet psikolojisi ve aşağılık duygusuyla hareket eden Lozan Delegasyonu, Meclisin onayını almadan birçok temel tezinden ve talebinden vazgeçti. Sömürgeler gibi kendisine ne dayatıldıysa kabul etti. Bu yetmezmiş gibi, yönetimi elinde tutanlar, başkalarının çıkarları için savaşı kazanan kendi halkına düşman oldu. Lozan’da varılan mutabakatları reddettiği için Birinci Meclis tasfiye edildi.

Ardından peş peşe köklü değişikliklere gidildi. Bin yıllık devlet, kültür ve medeniyet birikiminin bir anda silinmesi yönünde kararlar alındı.

Herkesin şaşkına döndüğü bir ortamda; Lozan kabul edildi, Cumhuriyet İlan edildi, Halifelik Kaldırıldı, Tevhid i Tedrisat kabul edildi (Din’e dayalı eğitime son verildi, Medreseler kapatıldı), Şer’iye ve Evkaf Vekaleti Kaldırıldı (Din İşleri Devletin kontrolüne alındı), Şer’iye Mahkemelerine son verildi, 1924 Anayasası Yürürlüğe girdi.

Doğal olarak en büyük şoku ve şaşkınlığı toplumun manevi önderleri yaşadı. Önde gelen birçok isim bu şokun etkisiyle siyasetten ve sosyal hayattan çekildi:

Bediüzzzaman Said Nursi(Kürdi), durumu hissetmiş ve Ankara’yı terk ederek Van’da inzivaya çekilmişti. Mehmet Akif Ersoy kendini Mısır’a atmıştı. Hasan Basri Çantay memleketi olan Balikesir’e dönmüştü. Elmalı Hamdi Yazır evine kapanmıştı. Âlimler, Müderrisler, Kadılar, Şeyhler, Siyasetçiler, kısaca hemen herkes ortada kalmış, ne yapacağını bilmez bir haldeydi.

Aslında, karşı çıkmayanlar açısından bu kararsızlık ve şaşkınlık hali, oldubittiyle elde edilen sonuçlara ve yapılanlara zımnen razı olmak anlamı taşıyordu.

Buna karşılık Şeyh Said; iman, sorumluluk duygusu ve cesaretle ne yapması gerektiği konusunda tereddüt yaşamadı. Dayatmalara karşı çıktı: “Şeyh Said Muhataptır ” ve “Şeriat hükümleri tatbik edilmezse tüm Müslümanlar üzerin kıyam vaciptir”  hükmü gereğince inançlarının arkasında durmaya, mücadeleye ve direnmeye karar verdi.

Hakkın ve halkın onayı olmadan atılan adımları, verilen sözleri reddetti. Düşman işgalinin sürmesi olarak düşündüğü yeni durumu kabullenmedi. Tüm etnik ve inanç gruplarının haklarını güvenceye alan İslam’ın hükümlerine bağlı olduğunu ilan etti, uygulanmasını talep etti. Hakkın ve adaletin yegane kaynağı olan Dinden uzaklaşmanın felaket getireceğini, Osmanlı İslam Devletinin bu yüzden dağıldığını anlattı.

Batılı Sömürgeci devletlerin isteği ve dayatması ile kurulan modern sistemin hayrımıza olamayacağını, olsa olsa onların çıkarına hizmet edeceğini dillendirdi.

Başta Musul olmak üzere, kopmaz parçamız ve hayati öneme sahip olan toprakların masa başında terk edilmeyeceğini, geri alınması gerektiğini bildirdi.

Bazılarının iddia ettiği gibi ulusalcılığından değil, Kürtlerin ağırlıklı olduğu bölgede direnişi başlattığı için hareket,i doğal olarak çevresindeki Kürt ve Zazalara dayanmaktaydı. Bölgedeki Türkleri de kendisiyle birlikte hareket etmeye davet etmiş, katılmasalar bile sempatilerini kazanmıştı.

Sözün Özü:

Şeyh Said’in kıyamı; Müslümanların, Kürtlerin ve diğer etnik ve dinî grupların gasp edilen hakları için kitlesel direniş yürüten ilk harekettir.

Aynı zamanda Modern Ulus Devlete karşı verilmiş ilk ve tek silahlı İslamî direniştir.

Sonraki hareketleri fikren beslemiş, model ve kaynak olmuştur.

Bu nedenle, Şeyh Said’in iddialarını sürdüren mirasçıları muhatap alınmadan; Müslümanların da Kürtlerin de Meselesinin çözüme kavuşması mümkün değildir. Eksik ve güdük kalmaya mahkûmdur.

Bedel ödeyenlerin temsil edilmediği, dikkate alınmadığı bir mesele çözülebilir mi?  Elbette hayır!

Nasıl ki, siteme tutunarak asimile olanlar Müslümanları temsil edemezlerse; Ulus Devlet ideolojisini savunanlar da Kürtleri tek başlarına temsil edemezler.

Toplumsal barışı kurmanın bir şartı da temsil hakkının doğru adrese teslim edilmesidir.

14.02.13

Diğer Makaleler...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir