Vakıfların Bedduası Sizi Çarpar

(Bu yazı sekiz yıl önce yayınlandı)

 

Eğitim, Sağlık, Ulaşım, Din Hizmetleri, Belediye Hizmetleri, Şehircilik, Sosyal Hizmetler, Çevre, Kültür İşleri, Ekonomi gibi alanlarla ilgili birçok görevi geçmişte Vakıflar yerine getiriyordu. Özellikle toplumdaki fakir, yoksul, dar gelirli, kimsesiz, yaşlı gibi güçsüz kesimlerin sorunlarını çözmek bu vakıfların önde gelen göreviydi. Günümüzde birçok bakanlık ve kamu kurumunun yerine getirmekle yükümlü olduğu hizmetleri bu kuruluşlar üstlenmişti.

Sivil Toplumun gücünü ve neler yapabileceğini anlamak bakımından çarpıcı, sivil toplumun dinamik ve etkili olduğu bir model. Gayesi, Allah’ın rızasını kazanmak. Günümüzdeki yargıların aksine, toplum hayatı ile ilgili konulara sivil toplum doğrudan müdahil oluyordu. Paylaşma, katılım ve üretme sorumluluğunu üstlenerek gücün merkezileşmesini önlemiş oluyordu. Bir yandan da sosyal denetim mekanizmasını harekete geçiriyordu. Hem sorumluluk alıyor, hem de toplumsal alanda yaptırım gücü kazanıyordu.

Meselelerine sahip çıkıyor, şimdi olduğu gibi oy verip bütün işlerini yöneticilerin insafına terk etmiyordu. Toplumu yönlendiren, etkisizleştiren, pasifize eden; her şeye müdahale eden, dominant ama hantal bir yapıya bürünen Modern Devletin aksine bir performans sergiliyordu. Bütün güçleri kendinde toplayan, her şeyi belirleyen ve karar süreçlerini tekeline alan bir devlet oluşumunu engellenmiş oluyordu.

Vakıfların itici gücü ve motivasyon kaynağı Din’in; Sadaka, Hayır, Sevap, İnfak, Diğergamlık, İyiliği Özendirme, Kötülüğü Engelleme, Cömertlik, Adalet gibi konulardaki emir ve yönlendirmeleridir.

Farklı inanç mensuplarına da hizmet veren Müslüman Vakıfları; aynı zamanda diğer canlılara, yani hayvanlara ve bitkilere de hizmet etmeyi amaçları arasında bulunduruyordu.

Peki, ne oldu bu Vakıflara?

İslam Hukukuna göre kurulan bu vakıflar Osmanlı Devletinin varlığı sona erinceye kadar büyük ölçüde gayesine uygun biçimde işlevini yerine getirmişti. Birinci Meclisin sürdürdüğü savaş yıllarının başında,1920’de kurulan Şeri’ye ve Evkaf Vekaleti; Din hizmetleri ve Vakıflarla ilgili konularda çalışmaları yürütüyordu.

Cumhuriyetin kurulmasının hemen ardından 3 Mart 1924’te bu bakanlık lağvedildi. Kurulan Dindışı devlet paradigmasına uygun olacak şekilde; Şeri’ye kısmının yerine Diyanet İşleri Başkanlığı, Evkaf kısmının yerine ise Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Lozan’la kurulan Ulus Devlet; Dinî özelliğe sahip bütün kurum ve kuruluşları ortadan kaldırdı veya köklü değişikliğe uğrattı. O güne kadar kurulmuş bulunan Vakıfların niteliği de değiştirildi ve Yeni Devlete ilhak edildi. Vakfedenlerin şart koştukları gayeler dikkate alınmadığından, birçok vakıf, amacı dışında kullanılır hale geldi.

Yüzyıllarca Cami olarak kullanılmış bulunan Ayasofya, bu uygulamayı anlamımızı kolaylaştıran tipik bir vakıf örneği olarak ortada duruyor. Vakfedenin lanet içeren ağır bedduasına rağmen Ayasofya Camisi müzeye dönüştürüldü.

Temel özelliği Dini ve Sivil olan vakıfların bu vasıflarına son verilerek devletin uygun gördüğü hale getirildiler. Gelirlerinin, Vakfiyelerinde belirlenen yerlerde harcanması imkânı ortadan kalktı. Ayrıca bu süreçte birçok vakfa ait malların kişilerce gasp edilmesine de göz yumuldu. Dinî gayelerle kurulan birçok vakıf, Din’in yasakladığı konularda kullanıldı.

Bu yetmezmiş gibi, Vakıfların gelirleri ile 1954’te Vakıflar Bankası kuruldu. Dinî müesseselerin paraları, Din’in yasakladığı faizi ana iştigal konusu yapan bir bankanın sermayesi haline getirildi.

Müslüman Vakıflarına reva görülenlerin aynısı Gayrimüslim vakıflarına da uygulandı. Daha çok kıyıma uğradıkları da söylenebilir. Ancak onların Müslümanlardan daha bilinçli davranarak vakıflarına ait malların iadesini sürekli talep ettiler. Batı kamuoyunu yanlarına alarak Devleti baskı altına aldılar. Geç de olsa çabaları sonuç verdi, yasal düzenlemeler yapıldı ve birçok taşınmazı geri aldılar.

Müslümanlar açısından bakıldığında durum hiç de iç açıcı görünmüyor. Çünkü bırakın vakıflarını geri almayı, böyle bir talepte bulunmaları gerektiğinin bile farkında değiller. Bu vakıflara devletin el koymasının büyük bir haksızlık olduğunu henüz kavramamışlar.

Müslümanlar farkında olmasa ve talep etmeseler de; Dinî gayelerle kurulan bu vakıfların amaçlarına uygun olarak kullanılmak üzere gerçek sahiplerine iade edilmesi şattır. Bu mirası kullanma hakkı Devlete değil, Müslümanlara aittir. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine alınan bütün Din hizmetlerinin yürütülmesi sorumluluğu Devlete ait değil, o Din’in mensuplarına aittir.

Yeni Anayasaya bu hükmün girmesi gerekir.

Hal böyleyken; Vakıfları daha çok sistemin içine alacak bir çalışma yapıldığı açıklandı. İktidarın Müslüman vakıflarını iade etmesi gerekirken, böyle bir hazırlık içine girmesi, bunca yıllık haksızlığı onaylaması demektir.

Vakfiyelerdeki bedduaları; hem haklarını talep etmeyen Müslümanların, hem de yönetimi elinde tutanların hatırlaması iyi olur.

28.09.2012

 

 

 

Diğer Makaleler...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir