Küresel Egemenliğin Irk Kuramı

 Allah ve yaratılış konusu, din ile seküler yaklaşımın ana ayrışma noktası olup her türlü düşünce, felsefe ve dünya görüşünü belirleyen temel inançtır.

Din, her şeyin Allah tarafından yaratıldığı; seküler düşünce, yaratıcının olmadığı iddiasına dayanır. Her konunun belirlenmesinde doğrudan veya dolaylı etken olması bakımından bu iki düşünce ve inanç ile ilgili tercih hem en öncelikli hem en büyük önemi barındırmaktadır. Zira bu tercih ile her insan, farkında olsun olmasın, varlığa gaye ve anlam yüklemekte, bireysel ve toplumsal alanda kendisine yol gösterecek dünya görüşünü de seçmiş olmaktadır.

Kuran’ın, ilk insanla başlayıp günümüze kadar her dönemde din olarak belirlediği İslam’a göre varlık, Allah’ın iradesi ve yaratması ile vücut bulmuştur. Sonsuz bir güç olup her şeyi yaratan Allah; aynı zamanda varlığın işleyişi ile ilgili sistemi de (sünnetullah/doğa yasaları) yaratmıştır. Özel bir yere ve öneme sahip olan insanın, yaratılanlar arasındaki yerini “ahseni takvim” (en güzel biçim)olarak belirlemiştir. Soyunu devam ettirebilmesi ve yeryüzünde çoğalıp topluluklar haline gelmesi için insanları erkek ve dişiden yaratmıştır. Böylelikle çoğalması mümkün hale gelen insan; zaman içinde farklı dil ve renklere sahip irili ufaklı kavimlerin, ırkların, halkların, inanç gruplarının ve sosyal grupların oluşumuna kaynaklık etmiştir.

Din’e (İslam) göre; kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur ve bütün insanlar eşittir. İnsanlar arasındaki farklılıklar eşitsizlik ve üstünlüğün değil; tanışma, dayanışma ve kaynaşmayı amaçlamalıdır (tearüf). Akıl ve iradeyle donatılan insan için üstünlüğün tek yolu, yaratıcının koyduğu ölçülere göre iyinin (maruf) yanında yer almak ve kötülüklerden kaçınmaktır (takva). Bu ilkeye kimin uyduğunu, sadece yaratıcı bilebileceğinden, dünyada insanın üstünlüğüne karar verecek ve haklılık kazandıracak her hangi bir merci yoktur. Üstünlüğün ölçüsü “iyi” olduğundan insanlar arasında üstünlük maddi-fiziki bir gerekçeye dayandırılamaz. Yani; ırk, dil, renk, mal, güç, statü ve benzeri nedenlere dayalı bir eşitsizlik ya da üstünlük söz konusu değildir.

Buna karşılık; evren ve insanın Allah tarafından yaratılmış olduğunu kabul etmeyen dindışı düşünce,varlığın oluşumunu yaratılışı dışlayan akıl yürütmelerle açıklamaktadır. Çağlar içinde bu tezi savunan, geliştiren, farklı şekillerde ele alan; çeşitli düşünceler, eğilimler ve akımlar çıkmış olması yanında, arayışlar da son bulmamış hep süregelmiştir. Bunlar arasında, insan zihninin ürettiği Marksizm gibi teorilerin bir dönem büyük kitleleri peşinden sürüklediği de olmuştur. Batı’da aynı temel yaklaşımdan beslenen ve parlak bir dönemin ardından etkisi büyük ölçüde kaybolan birçok akım ve eğilimden söz etmek mümkündür.

Seküler akıl, antik çağdan günümüze her dönemde ve sürekli biçimde Allah ile yaratılış inancına alternatif bulma arayışı içinde olagelmiştir. Bunun için, temel çıkış noktası olarak Maddenin ezeli olduğu düşüncesini temel almıştır. Zaten Allah ve yaratılış kabul edilmediğinde evrenin/maddenin ezeli olduğu fikri kendiliğinden tek seçenek haline gelmektedir. Başka bir alternatif olsaydı, her ihtimali deneyen insanoğlu mutlaka onu da fark eder ve ortaya atardı.

Maddenin ezeli olduğu temel alındığında açıklığa kavuşturulması gereken ikinci konu, varlıkta meydana gelen değişmelerin nasıl gerçekleştiğidir. Dinin Allah’ın iradesiyle açıkladığı bu konuyu, seküler akıl, maddenin bünyesinde kendiliğinden var olduğunu iddia ettiği devinim ile açıklamaktadır.

Devinim; yer değiştirme, bir noktanın uzaydaki bir durumdan başka bir duruma geçişi, zaman içinde durum değiştirme, olabilirlikten gerçekliğe geçiş olarak tanımlanmaktadır. Marks ve diğer pek çok materyalist filozofa göre; sadece maddi varlıktan ibaret olan evren sürgit devinim içindedir. Evren; olmuş bitmiş değil, diyalektik biçimde ilerleyen bir süreçtir. Olaylar arasındaki bağlantılar, özü devinim olan maddenin zorunlu gelişme yasasına tabidir.

İşte tam bu noktada evrimin devreye girdiğini söylemek mümkündür. Gelişme yasası olarak ifade edilen, Darwin ve onu izleyenlerin sistematik bir bütünlük içinde ele alarak geliştirdikleri evrimdir.

Darwin, tıpkı Newton’un cisimlerin yere doğru hareketiyle ilgili sorgulamaları gibi, canlılığın neden, nasıl, hangi süreçlerle değiştiğine yönelik sorular sormuş, hipotezler geliştirmiş, gözlemler yapmış, bazı hipotezlerini yanlışlamış, bazılarını ise doğrulayarak daha güçlü bir forma getirmiştir. Sonrasında ise bu bulgularını bir araya getirerek, değişimin neden ve nasıl olduğunu 1859 yılında yayınladığı ‘Türlerin Kökeni’ isimli kitabında bilim camiasına sunmuştur.

Darwin, tıpkı Newton’un cisimlerin hareketlerini açıklamaya yönelik attığı adımlar gibi, canlılığın değişimini açıklamaya yönelik attığı adımları sürdürdü. Keşfettiği bu ilkeleri, biraraya getirerek bir teori geliştirdi.”[1]

Evrim, öteden beri çeşitli filozof ve felsefi akımlar tarafından bu yönde dillendirilmiş dağınık düşüncelerin sistematik bir bütünlüğe kavuşturulmuş hali olarak tanımlanabilir.

Evrim teorisini geliştiren Darwin ve izleyicilerinin maddenin ezeli olduğu varsayımının ardından dayandıkları ikinci temel Doğal Ayıklanma Kuramıdır. Buna göre yaşam, güçlülerin kalıp zayıfların elendiği bir kavgadır. Güçlü olan yaşamını sürdürür, güçsüz elenir. Bu kural, hem bireyler hem toplumlar için geçerlidir:

“Darwin, “yaşam mücadelesinin insan ırkları arasında da geçerli olduğunu öne sürmüştür. Bu iddiaya göre, “kayırılmış ırklar” bu mücadelede üstün geliyorlardı. Darwin’e göre kayırılmış ırklar, Avrupalı beyazlardı. Asyalı ya da Afrikalı ırklar ise, yaşam mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin daha da ileri giderek, bu ırkların dünya üzerindeki “yaşam mücadelesini” yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını ileri sürmüştü: Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler.[2] 

Darwin, insan türünün biyolojik olduğu gibi; toplumsal, düşünsel ve moral evriminin de yaşam savaşında doğal ayıklanma yasasının ürünü olduğu iddiasındadır. Bununla, ırkçılığı en kaba biçimde savunanSosyal Darwin’ci öğretiye zemin hazırlamış ve yol göstermiştir. Fikirlerini devam ettirip olgunlaştırmaya çalışan izleyicileri, ırkçı teoriyi bu temel üzerine inşa etiler. Irkçı teorisyenlerin görüşlerini doğrudan kendi ifadeleriyle ortaya koymak, uzun söze başvurmadan bu teorinin esaslarını anlamayı kolaylaştırıcı nitelikte olacaktır. Şöyle ki:

“Treitschke, İmparatorluk Almanya’sının en hızlı ırkçısı ve Yahudi düşmanı olarak, Alman aydınlarını ve gençlerini, Nazilerin üzerinde yükselecekleri kültürle donatırken, şoven, emperyalist, militarist görüşlerini kapsamlı bir ideoloji oluşturmak üzere bir ön örnek sunmuş oldu. Ulusların ancak Darwin’in yaşam kavgasına benzer biçimde şiddetli bir rekabetle gelişip gönençlerini artırabileceklerini söyleyen Treitschke, bunun da sürekli ve kaçınılmaz savaş demek olacağını ekledi. Ona göre kılıç ile işgal, uygarlığın barbarlığa, aklın bilgisizliğe üstünlük sağlamasının bir yolu idi. Treitschke’nin değerlendirmelerine göre, sarı uluslar sanat yeteneklerinden ve siyasal özgürlük anlayışından yoksundurlar. Siyah ırkların yazgısı beyazlara hizmet etmek ve sonsuza dek beyazların tiksintilerine hedef olmaktır. Uluslar ve ırklar arası ilişkileri böyle algılayan Treitschke, ulusal alanda da dayanışmanın sınıflı bir toplumsal yasamı gerektirdiğini belirttikten sonra, her iki alan için son sözünü söyler: yamaklar olmaksızın hiçbir kültür var olamaz.

Sosyal Darvincilerin savaşı yüceltmeleri yolundaki tutumları sözde kalmadı. Amerika’da içlerinde Başkan Theodore Roosevelt’in de bulunduğu birçok düşünür ve devlet adamı, savaştan, yayılmacılıktan, emperyalizmden yana düşüncelerini vepolitikalarını, toplumlar arası, ırklar arası varoluş kavgası savlarıyla desteklediler.”

“Sosyal Darvinci düşünürlerden biri olan Tille, yoksulluğu önlemeye kalkıp yenilmiş sınıflara yardım etmenin, evrimi sağlayan doğal ayıklanma yasasına set çekmek anlamına geleceğini söylemişti. Charles Pearson, uygar uluslar arasındaki yaşam kavgasının bilimin, endüstrinin, uygarlığın silahlarıyla yapıldığını, ama onların aşağı uluslara karşı yaptıkları yaşam kavgasını toplarıyla yapma hakkına sahip olduklarını iddia ediyordu.”[3]

Avrupalılar, Amerika’yı, Asya ve Afrika’yı işgal ettiklerinde buralarda yaşayan insanları, ilkel, gelişmemiş varlıklar olarak görmüş, hatta insan olmadıklarına hükmetmişlerdi. Kilise bile bunların insan toplulukları sayılıp sayılmayacağını tartışma konusu yapmıştı.

Aşağı ırklar-üstün ırklar kuramı, modern dönemde geliştirilmiş olmasına rağmen kökleri çok gerilere, antik çağa kadar dayanmaktadır:

Platon, “Bazılarının yönetme kabiliyeti daha fazladır ve tanrı onların mayasına altın katmıştır. Bu onları diğerlerinden daha üstün kılar. Yardımcıların mayasında gümüş vardır, toprakta çalışanların ve diğer işçilerin payına da tunç ve bakır düşmüştür.”[4]

Aristo,“Aynı topraklar üzerinde bazı ırklar köle, bazıları da köle sahibidir” diyerek Platon’un tezini desteklemiştir. Sınıflı toplumu ideal görerek çiftçilerin, zanaatkârların ve tüccarların yaptıkları iş gereği erdeme yatkın olmadıklarını iddia etmiştir. Bu üç sınıfın yurttaşlık hakkından mahrum bırakılmalarını savunmuştur. Askerler, din adamları ve yargıçlar ise sitenin gerçek anlamda parçalarıdır ve bu nedenle ülke yönetiminde de söz sahibidir. En altta hiçbir hakkı olmayan köleler bulunmaktaydı.[5]

Aydınlanma Felsefesinin ve modern hukukun öncülerinden Montesquieu (1689-1755) hBatı’nın temel hukuk kaynaklarından kabul edilen “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinde ırkçılığı meşru, gerekli, hatta zorunlu göstererek dindışı düşüncenin kodlarını hareket noktası yapmayı en kaba biçimiyle sürdürmüştür:

“Avrupa ulusları Amerika halkını mahvettikten sonra boş ve bakımsız kalan bunca toprakları açtırmak ve işletmek için Afrika zencilerini esirlik zincirine vurmak zorunda kalmışlardır.

Zenci esirler şeker kamışıyla uğraşmasaydılar şeker çok pahalı olacaktı.

Bu insanlar tepeden tırnağa simsiyahtırlar; burunları yassıdır. O yüzden onlara acımak imkânsız gibidir.

Allah’ın, o hâkimlerin hâkimi olan Allah’ın, kapkara bir vücut içine bir ruh, hem de iyi bir ruh koyacağını insan aklı almaz.

Bu zencilerin akılsız insanlar olduklarının bir kanıtı da şudur; uygar ulusların çok büyük önem verdikleri altına onlar adi bir katır boncuğu kadar önem vermezler.

Bu zencilerin bizim gibi insan olduklarını düşünmek imkânsızdır; çünkü onları insan sayarsak, kendimizin Hristiyan olmadığımızı farz etmek gerekir.

Bazı dar kafalılar, Afrikalılara yapılan haksızlığı fazla büyütüyorlar: çünkü bu, onların dedikleri gibi olsaydı, Avrupa prensleri aralarında gereksiz o kadar sözleşmeler yapan bu prensler onlar için de bir şefkat ve merhamet sözleşmesi yapmazlar mıydı?” [6]

Yine ırkçılığın önde gelen kuramcılarından Gobineau (1816 –1882) evrimsel anlamda insan ırkları arasında da farklar olduğunu ve insan ırklarının da aşağı ırklar ve üstün ırklar olarak ayrıldığını iddia etmiştir. “Irkların Eşitsizliği” başlıklı ve ırkları sınıflandırdığı kitabında bu görüşlerini açıklamıştır. Gobineau bu çalışmasında, beyaz ırkları uygarlığın yaratıcısı birinci sınıf ırk olarak ilan ederken, sarı ırkı da ikinci sınıf ve uygarlıktan yoksun ırk olarak ilan etmiştir. Türkleri de uygarlıktan yoksun sarı ırklar arasında saymıştır.

Gobineau,”Aryan” olarak adlandırdığı beyaz ırkın diğerlerinden üstün olduğu tezinin kadim Hint-Avrupa ırkı kültürüne uygun olduğunu düşünüyordu. Beyaz ırkın melezleşmesinin kaçınılmaz olduğunu iddia ederek Fransa’daki iktisadi karışıklıkların çoğunu ırkların kirlenmesine yordu. Gobineau’ya göre imparatorlukların gelişimi farklı ırkların karışımına neden olduğu için “üstün ırk” için son derece yıkıcıydı. Bunu bir ırki yozlaşma olarak gördü. Tanımlamalarına göre İspanya’nın, Fransa’nın ve Almanya’nın çoğunun, Güney ve Batı İran’ın ve de İsviçre’nin, Avusturya’nın, Kuzey İtalya’nın ve Britanya’nın büyük bir parçasının melez ırkların sebep olduğu dejenerasyona uğramıştı.  Adolf Hitler ve kurucusu olduğu Nazizm, Gobineau’nun ideolojisini örnek aldı. [4][7]

Sonuç olarak şunlar ifade edilebilir:

Yaşamın dünyayla sınırlı olduğu, dolayısıyla hesap ve sorumluluğun söz konusu olmadığı varsayımından hareket eden dindışı tasavvur için hayatı en rahat ve mutlu şekilde yaşamak temel hedeftir (RefahToplumu). Çünkü başka bir hayat yoktur ve herkes ölüp yok olacaktır. Öyleyse, yaşam süresi içinde varlık âlemindeki her türlü imkâna ulaşmak ve kullanmak esas alınmalıdır. Bu da ancak yeryüzüne egemen olmakla mümkün olabilir.

Bu amacın felsefi ve bilimsel bir teoriye dayandırılması ile hiç kuşkusuz, uygulamaya meşruiyet kazandıracaktır. Süreç dikkatle izlendiğinde, bilimsellik iddiası taşıyan evrim ve ırk kuramının bu hedef gözetilerek geliştirildiğini söylemek temelsiz bir iddia olmayacaktır.

Birbirini besleyip güçlendiren, iç içe geçmiş evrim ve ırk teorisi; “coğrafi keşifler” ile başlayan istila hareketlerine on dokuzuncu yüzyıldan itibaren ivme kazandırdı. Yeryüzünü kasıp kavuran savaş ve çatışmaların önü alınamaz bir hal almasına yol açtı. Avrupalı beyaz ırk; teorisine uygun olarak, yeryüzündeki diğer ırkları köleleştirip/sömürgeleştirerek kendine hizmet eder hale getirdi. Batı dışı tüm ülkeler işgal edildi ve yer altı yer üstü kaynakları ile beşeri sermayelerine el konuldu. Bunun için; sayısız kez, kitlesel soykırım ve katliam dâhil en vahşi uygulamalara başvuruldu. Kültürel, siyasal, sosyal, ekonomik, hukuki ve benzeri alanlardaki baskı ve dayatmalarla toplumların değerlerinden uzaklaşması, yozlaşması ve kişiliksizleşmesi sağlandı.

Tüm ülkelere; -daha açıklayıcı bir ifade ile- sömürgeleştirilen tüm Batı dışı toplumlara Ulus Devlet modeli dayatılarak, ırkçılık, o ülkelerin resmi ideolojisi haline getirildi.

Seküler akıl, son beş yüz yıllık süreçte gerçekleştirdiği bu egemenlik ile yeryüzünde tüm bireysel ve toplumsal alanları yönlendirme kapasitesine ulaşmıştır. Sömürgecilik, emperyalizm ve küreselleşme aynı amacı sürdürülebilir kılan aşamalar olarak tanımlanabilir. Yüzyıllardır beyaz ırkın dışında kalan sarı ve siyah ırka köleleşmek ya da yok olmak dışında bir seçenek tanınmamıştır. Asya, Amerika ve Afrika kıtasındaki yerli toplulukları yok eden ya da köleleştiren uygulamalar, tarihin hafızasındaki yerini çoktan almış bulunmaktadır. Sadece yirminci yüzyılda yüz milyon insanın ölümüne yol açan çatışmalar ve başka pek çok örnek, ırkçılığın tahrip gücünü ortaya koyan çok somut ve ilginç uygulamaların ortaya çıkardığı veriler olarak karşımızda durmaktadır.

İşte tam bu nedenle, modern ırkçılığın ve milliyetçiliğin bütün çağların en yıkıcı projesi ve gelmiş geçmiş en büyük fitnesi olduğunu söylemek abartı olmaz. Öyle ki; ırkçılığın yaygınlaşmasından bu yana, yeryüzünde birbiriyle ilişkisi olup savaş veya iç çatışma yaşamayan bir topluluk kaldığını söylemek neredeyse imkânsızdır.

Sömürü amaçlı uygulamaların, çarpıtma ve dayatmaların ‘bilim’ kılıfı altında aynı amaca hizmet eder hale getirilmesi de üzerinde dikkat ve önemle durulması gereken bir başka husustur. Evrim ve uzantısı ırk teorisi başta olmak üzere, sosyal bilimlerin, büyük ölçüde küresel egemenliğe haklılık ve meşruiyet kazandırarak güçlendirmeyi amaçladığını birçok örnekle göstermek mümkündür.

En vahimi ise; bu maksatlı ve bilimsel iddialı tezlerin sömürgeleştirilen toplumlar tarafından hiçbir şey olmamış gibi doğal karşılanması, kabul görmesi, hatta savunulmasıdır. Doğruluğundan kuşku duyulmamasıdır. Siyaset, eğitim, bilim, hukuk, sosyal hayat, kültür, ekonomi ve diğer tüm alanlarda sömürgecilerin projelerinin kurtuluş için tek çare olarak görülmesidir. Daha iyi olmak için beyaz ırka daha çok benzemek gerektiğine inanmayı sürdürüyor olmalarıdır.

Toplumların katiline âşık olup intihara yönelmesi bu olsa gerek!

 

……………………..

[1] httpsss://evrimagaci.org/article/tr/bilimsel-yontem-3-evrim-nedir-evrim-teorisi-sadece-bir-teori-mi-evrim-curutulebilir-mi

[2] Alaeddin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi

[3] [3] A.g.e.

[4] Platon, Devlet: 415

[5] httpsss://www.felsefe.gen.tr/filozoflar/aristoteles_in_devlet_anlayisi_nedir.asp

[6] Montesquieu, Kanunların Ruhu

[7] httpsss://www.biyografistan.com/2013/01/joseph-arthur-comte-de-gobineau-kimdir.html

 

Diğer Makaleler...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir