Özgünlük ve Eklektizm Arasında Müslüman Zihni

Temelleri bakımından tüm düşünce sistemleri, biri ilahi diğeri beşerî olmak üzere iki kaynağın eseri olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zamanla, çeşitli nedenlere bağlı olarak hiçbiri özgünlüğünü sürdürememiş ve biri diğerinden alıntılar yaparak karma sistemlere dönüşmüşlerdir. Dinler, seküler akıldan; seküler akıl da dinden bağımsız kalmamıştır.

Felsefede eklektizm, senkretizm, sentez; dini literatürde tahrif bu düşünce biçiminin farklarını ifade etmek amacıyla üretilmiş kavramlardır.

Bu yapıların temel özelliği parça bütün ilişkisini dikkate almamaları ve birbirine uymayan parçaları bir araya getirmeleridir. Bunda etkili olan dürtü; insanların doğasında bulunan olumsuz özelliklerinin hasılası olan çıkarcı davranış kalıbıdır. Çıkara, ilkesizliğe ve fırsatçılığa yol açan ve kaçınılmaz olarak yozlaşmayı besleyen bu durumun felsefi arka planını Makyavelizm ve pragmatizm ikilisi oluşturmaktadır. “Sonuca giden her yol meşrudur” ifadesini temel alan bu yaklaşım beklendiği üzere ahlakı hem değersizleştirmekte hem anlamsızlaştırmaktadır.

İnsanın kötülüğe karşı iradesini kullanarak direnmesi gerektiğini öngören dinin tersine, seküler zihin, işin doğal akışına bırakılarak arzuların engellenmemesinden yanadır. Bu da insanın çıkarcılık yönündeki eğilimini alternatifsiz kılarak ölçü, kural, ilke, ahlak tanımaz hale gelmesini sağlamaktadır.

Tarih boyunca dinler dahil özgün teorisinden koparak pragmatizme kaymayan, dolayısıyla yozlaşmayan bir düşünce sisteminden söz edilmesi neredeyse imkansızdır denilebilir. Bu bağlamda; Hıristiyanlık 2,5 milyar, İslam 2 milyar, Hinduizm 1,1 milyar Budizm 500 milyon, Sih Dini 28 milyon, Taoculuk 20 milyon, Yahudilik 15 milyon bağlısı bulunan dinlerin tümü tevhit dininden koparak önü alınamayan bir yozlaşma sürecinden geçmişlerdir.

Yalnızca ilahi dinin son sürümü sıfatıyla aynı savrulma sürecini tam değil de kısmen yaşayan İslam diğerlerinden ayrılmaktadır. O da temel kaynak olan Kuran’ın hiçbir değişikliğe uğramadan varlığını sürdürüyor olmasındandır. Çünkü yanlışları ve savrulmaları test etmek ve düzeltmek bu sayede mümkün olabilmektedir.

Beşerî zaaflar taşımayan böylesine özgün bir kaynak, Müslümanlar başta olmak üzere, devasa sorunların altında ezilen insanlığa bulunmaz imkânlar sunmaktadır.

Buna rağmen Müslümanlar, seküler yaklaşımın etkisine girmekten kurtulamadılar ve özgün kalmayı başaramadılar. Kuran’ın belirlediği çerçevenin içine dışarıdan birtakım eklemelerin girmesini kabul ettiler ve İslam’ın özgünlüğünü ve bütünlüğünü zedelediler. Peygamberden(as) çeyrek asır sonra, birbirine düşman olan Bizans ve Pers imparatorlukları başta olmak üzere tüm ülkeler tarafından uygulanan monarşiyle eşanlamlı saltanatı siyasal sistem olarak kullanmaya başladılar. Günümüzde demokrasinin sahip olduğu itibarın benzerine o devirde monarşi sahipti ve tek geçerli yönetim şekli olarak kabul görmekteydi.

Zamanın küresel güçleri monarşinin dışında bir sistem tanımıyorlardı. Bundan dolayı, Müslümanların güce dayanmayan, adaleti temel alan, faklı inanç mensuplarını eşit şartlarda bir arada tutan yönetim modelini anlamaları ve uygulamaları beklenmiyordu. Ama Müslümanların bundan taviz verip vazgeçmemesi ve kalıcı olması için çabalaması gerekirken bu yönde irade gösteremediler ve çağın yaygın dünyevi (seküler) yönetim şekli olan monarşiyi/saltanatı benimsediler. Buna şiddetle karşı duran Müslümanların çabası sonuç vermedi. İslam’ın siyaset modelini simgeleyen halifelik saltanatla karma bir yapı haline getirildi. Böylece saltanata dini bir kimlik giydirilmiş oldu. İslam tarihinde egemenlik; Emeviler, Abbasiler, Memluklular ve Osmanlılar arasında el değiştirdi ama bu karma yönetim modeli kalıcı olarak devam etti.

Siyaset belirleyici bir karaktere sahip olduğundan diğer alanların şekillenmesinde son derece önemli bir rol oynamıştır. Şu örnekler konunun anlaşılmasını sağlayıcı niteliktedir: Fıkıh, saltanatı İslami bir kurum olarak ele almış ve hakkında hükümler oluşturarak İslamileştirme çabası gütmüştür. Ahkam-üs Sultaniye tarzı eserler saltanatın fıkhını üretmiştir. Sultanın hakimiyetini sürdürebilmek için kardeş katline bile fıkıh alet edilmiştir. Saltanatı meşru görmeyen Ebu Hanife başta olmak üzere birçok alim baskı ve zulme maruz kalmıştır. İslam’ı özgün çizgisinden koparmak maksadıyla birçok hadis uydurulmuştur. Kelamcılar arasında saltanatı meşrulaştırma çabaları kapsamında “Amel imandan bir cüzdür veya değildir” benzeri tartışmalar yapılmıştır. Mutezilenin resmi mezhep haline getirildiği dönemler olmuştur. Tarikatlar, saltanata benzer hiyerarşik yapılara dönüşmüştür… ilh.

Diğer yandan monarşinin karşısına demokrasiyi çıkaran modern zihinle hareket eden Müslümanlar da benzer şekilde birçok seküler konu ve kavramı İslamileştirme çabası gütmektedirler: Hümanizm, akılcılık, pozitivizm, modernleşme, çağdaşlaşma, evrimcilik, ilerlemecilik, milliyetçilik, insan hakları, feminizm, demokrasi, kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, modern hukuk, modern eğitim ve diğerleri…

Anlaşılan şu ki; geçmişte de günümüzde de zihin aynı mantıkla işliyor ve tarih bir kez daha tekerrür ediyor.

Hits: 18

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir