Sekülerlik, Din, Sömürü, Bilim İlişkisi

 

Kısaca ifade etmek gerekirse; dünyevileşme, ya da dindışılık olarak da ifade edilebilecek olan sekülerlik, dini düşüncenin alternatifi olan dünya görüşüdür. Rönesans ve Reform ile başlayıp çeşitli aşamalar geçiren ve hala etkinliğini sürdüren modernleşmenin dayandığı düşüncedir. Yozlaşan, istismar ve çıkar aracı haline getirilmiş olan Hıristiyanlığa (İslam da benzer durumda) duyulan tepkinin Tanrı’yı inkara ve insanı belirleyici konuma çıkaran düşünce, felsefe ya da ideolojidir.

“Dini düşünce, uygulama, inanç ve kuralların toplumsal anlam ve önemini yitirmesi süreci; kentli toplum yapısıyla endüstri toplumunun gerçekleşme sürecinde ortaya çıkan toplumsal değişmelerin sonucu olan genel durum. Toplumun modernizasyonunun doğurduğu bir süreç, ya da hal! Sunduğu yaşam tarzı ve eylem anlayışında, Tanrı düşüncesine, ölümsüzlük fikrine ya da öte dünya kavramına başvurmadığı, dini hiçbir şekilde işe karıştırmadığı için dinden bağımsız olmak durumunda olan bir hareketi ifade eder.

Sekülerlik; dinin ürettiği tüm kurum, kural ve kavramları reddeder, belirleyiciliğine son vermeyi hedefler. Genel olarak din ve bağlantılı konuların zihinsel kurgulardan ibaret olduğunu, gerçekle ilişkisi olmadığını iddia eder. Allah, vahiy, peygamberlik, ahiret, yaratılış, cennet, cehennem, kutsal, metafizik, helal, haram, ibadetler, ritüeller, mucize ve benzerlerini anlamsız, gerçek dışı ve ilkel zihnin üretimi olarak görür. Bilimin dinle hiçbir ilişkisi olmadığını kabul eder. Dinin; toplumun yönetilmesi, sosyal hayatın şekillenmesi, ekonominin işletilmesi, sanat, felsefe gibi alanlardan tümüyle uzaklaştırılması gerektiğini temel alır.

Seküler düşünceye göre; yaratıcının varlığı söz konusu değildir. Bu, insanın zihninde oluşturduğu bir tasavvurdur. Dolayısıyla; bütün duygu, düşünce ve eylemlerin kaynağı insandır. Mutluluk dâhil bütün arzuların gerçekleşeceği ve yaşanacağı başka bir dünya yoktur. Dinlerin sözünü ettiği ölümden sonra diriliş, yani ahiret bir kuruntudan ibarettir. Öyleyse insan, yapacaklarını ertelemeden bu dünyada gerçekleştirmekten başka bir seçeneğe sahip değildir. Hesaba çekilme söz konusu olmadığından, dinde olduğu gibi hem toplumsal hem kişisel alanda insanı sorumlu tutan manevi bir otorite yoktur. İnsanın, içgüdüleri ve aklı tarafından yönlendirilen arzu ve çıkarlarına göre hareket etmesi son derece doğaldır.

Seküler akıl; arzular ve çıkarlar doğrultusunda zevk ve mutluluk içinde yaşamayı gaye edinir. Bu da insanı, varlık aleminde her türlü ürün ve imkânı elde edip refahı içinde yaşamaya yöneltir.

Seküler düşüncenin varlığı ve insanı anlamlandıran bu amacı gerçekleştirmek için modern dönemde bulduğu sihirli kavram “Refah Toplumu”dur.  “Refah Toplumu”; yeryüzünün yer altı-yer üstü kaynaklarını ve beşerî sermayesine hükmetmekle, yani yeryüzünün tamamını kontrol altına etmekle elde edilebilir. Bunun için Batı, zor kullanmak dahil her yola başvurarak küresel egemenliği sağlayan bir sömürü düzeni kurmuştur. Beyaz ırkın üstünlüğü teorisine göre bunu kendine ait bir hak saymıştır. Sanayileşmenin hammadde ihtiyacının ortaya çıkması ile bu hakkın kullanılmasına bir tür bilimsel meşruiyet kazandırmıştır. Böylece, zaten Coğrafi Keşiflerle başlamış olan Sömürgecilik yeni ve sistematik bir boyut kazanarak daha ileri bir süreç olan Emperyalizme evrilmiştir.

Batı; ülkeleri ve doğal kaynakları egemenlik altına almak için devasa askeri güçler yanında siyasal, kültürel, dini, ekonomik, bilimsel ve benzeri her imkânı sömürü için harekete geçirmiştir. Bu çok yönlü saldırı ve istilaları da “uygarlaştırma” gerekçesi ile kamufle etmiştir. Sadece ihtiyaç duydukları hammaddeye el koymakla yetinmemiş; taşınması, işlenmesi ve diğer ağır işlerde kullanılacak işgücünü de aynı ülkelerden insanlık dışı uygulamalarla Avrupa ve Amerika’ya taşımışlardır.

Bunun yanında; “Beyaz Irkın Üstünlüğü” varsayımını temel alan sömürüye dayalı küresel egemenliğin felsefi ve bilimsel altyapısını güçlendirmeyi de ihmal etmediler. Sömürgeciliği bilimsel bir zorunluluk ve kaçınılmaz bir gelişme olarak yorumlayan bilimler kurdular. Yaşanmış olaylara dayanan Tarihi bile gerçeklerden, tarafsızlıktan, dinî yaklaşım ve öğelerden arındırıp seküler yaklaşımla yeniden kurguladılar. On dokuzuncu yüzyılda başta Sosyoloji olmak üzere Arkeoloji, Antropoloji, Psikoloji, Filoloji gibi yeni “sosyal bilimler” ortaya çıktı.

Toplumların gelişme süreci, ilerleme, sosyal yapı, sosyal gruplar, sosyal yaşam, kültür, hayat tarzı gibi konularla ilgili olarak o güne kadar geçerli olan yorum, açıklama ve bakış açısı köklü bir değişime uğradı. Materyalist karaktere sahip Hümanizm, Rasyonalizm ve Pozitivizmin egemen olduğu düşünce sistemine göre bilimler sil baştan inşa edildi. Din ve metafizik tümüyle devre dışı bırakıldı. Doğal olarak yeni kurulan sosyal bilimler; Comte, Durkheim, Marks gibi kurucu materyalist filozofların düşünce ve inançlarına göre şekillendi. Yaratılışın yerine maddenin ezeli olduğu ve doğal ortamda güçsüzün elenip güçlünün ayakta kaldığı tezine dayanan evrimci görüş belirleyici oldu.

Sosyal bilimlerin başlıca amacı; akıl, deney veya gözlem yoluyla seküler İdeolojik yaklaşımın bilimsel kesinlik ve doğruluk ifade ettiğine insanları inandırmaktır. Pozitivist bilimin ulaştığı sonuçlar, deneysel ve matematiksel yollarla elde edilmesinden ötürü evrensel ve zorunlu bilgi sayılmıştır. Sosyal bilimlere göre: Hakikatin kaynağı bilimdir. Bilimin dışında bir kurtarıcı ve doğru yoktur.

Hal böyleyken; temel kodlarının birbiriyle örtüşmesi mümkün olmayan seküler kavramları Din/İslam’la ait bütünleştirmek, eklemlemek ya da aynı saymak mümkün müdür?

Diğer Makaleler...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir