SİYASAL İSLAMIN İFLASI Olivier Roy. -PDF-

Siyasal İslamın İflası OLİVİER ROY  ( PDFDrive.com ) 

İslamcı partilerin kitle hareketlerine dönüşümü ve iktidar deneyi, öteki ideolojilerle sonuçta aynı kapıya çıkacaktır: “Temizler” kendilerini yozlaşmanın girdabına terk edecek ya da köşe dönücüler, işbitiriciler ve mevki düşkünleri lehine siyaset sahnesinden çekileceklerdir.

Roy’nın kitabının konusu çağdaş İslami hareketlerdir, yani İslam’ı bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji olarak da gören, kendilerini bu yolla mevcut sistemden bir kopuş olarak tanımlayan gruplardır.

Çağdaş siyasal İslam, müslüman toplumlara bir seçenek sunuyor mu? Yazarın Cezayir’den Türkiye ve İran’a, Suudiler’den Afganistan, Pakistan ve Türki Cumhuriyetler’e geniş bir müslüman coğrafyada dolaşarak yanıt aradığı temel soru budur. Olivier Roy, İslamcılığın etki ve genişlemesinin henüz durmadığını, siyasal İslamın iktidara gelebileceğini, ancak iktidara gelse de âdetlerden ve hukuktan başka hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini, sonucun kesin bir başarısızlık olacağını düşünüyor.

Neden bu başarısızlık? Bu sorunun en başta gelen yanıtı, siyasal İslamın, karşı çıkarak kendini varettiği modernizmin kötü bir kopyası olmasında yatıyor. Batı ve modernlik karşıtlığı temelinde mevcut muhalefet boşluğunu doldurarak güçlenmiş olan siyasal İslam, giderek bir “fundamentalizm” halini alıyor ve şeytanını “Batı” tanrısında ararken, kendi içindeki çölü göremiyor.

Önsöz

Bu kitap, ne genel olarak İslam, hatta ne de siyasetin İslami kültürdeki yeri hakkındadır. Kitabın konusu çağdaş İslamcı hareketlerdir, yani İslam’ı bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji olarak da gören ve böylece kendilerini belli bir gelenekten kopuk olarak tanımlayan eylemci gruplardır. Birkaç on yıldan beri ve özellikle son on yılda Batı’ya ve Ortadoğu’daki mevcut rejimlere karşı muhalefeti alevlendirenler de bu hareketler olmuştur. Çağdaş siyasal İslam, müslüman toplumlara bir seçenek sunuyor mu? Kitabımızın konusu bu.

İslam ile siyaset arasındaki ilişkileri, sanki ebedi ve zamanla kayıtlı olmayan bir İslam varmış gibi ele almak, bize, aslında düşünsel açıdan ihtiyatsız, tarihsel anlamda da hatalı görünüyor. Bunu söyleyerek, İslami aydınlar arasında egemen olan söylemden olduğu kadar, Batılı İslamolojinin, daha doğrusu burada “oryantalizm” adını verdiğim şeyin hâlâ bir bölümünü yönlendiren yapay bakış açısından, yani İslam’ı ve müslüman toplumları bütünsel ve zamanla kayıtlı olmayan bir kültürel sistem olarak algılamaktan uzaklaşabilmiş oluyoruz. On dört yüzyıl boyunca dogmanın, dindarlığın, dünyaya bakışın dikkat çekici bir şekilde süreklilik gösterdiğini inkâr etmek istediğimiz yok. Fakat bütün bu dönem boyunca somut siyasal uygulamalar çoğalıp karmaşıklaşmış ve müslüman toplumlar sosyolojik olarak farklılaşmıştır. Kuran’ın mesajının siyasal ve toplumsal ifadesinin ne olması gerektiği konusunda müslüman aydınlar arasında geniş bir görüş yelpazesinin var olduğu da sık sık unutuluyor. Oysa Batılı oryantalistler, ya Kuran’ın gerçekte ne dediğini müslümanlara açıklayarak tartışmayı kesip atmaya ya da diğerlerini görmezlikten gelerek belli bir İslami çizginin görüşlerini kabullenmeye fazlasıyla yatkınlık gösteriyorlar.

İncelememizi İslamcı akımla sınırlandırdık çünkü bunun çağdaş dünyada etkisi muazzam oldu. İslam’ın öteki bakış açılarını irdelemedik; Kuran ve Sünnet’in metinlerinin incelemesine girmedik: İslamcılığın İslam hakkındaki sözlerini ele alıyoruz.

İslami ekonomi ya da siyasetten söz ettiğimizde, genel olarak müslüman toplumun incelenmesini değil, çağdaş siyasal İslami hareketlerin düşünce ve eylemlerini kastetmekteyiz. “Müslüman” terimini olgudan çıkanı kastetmek için (“müslüman ülke”: nüfusunun çoğunluğu müslüman olan ülke; “müslüman aydın”: müslüman kökenli ve müslüman kültürden gelen aydın), “İslami” terimini ise niyetten çıkanı kastetmek için (“İslami devlet”: İslam’ı, meşruiyetinin temeli yapan devlet; “İslami aydın”: düşüncesini bilinçli olarak İslam’ın kavramsal çerçevesi içinde düzenleyen aydın) kullanıyorum.

Çağdaş müslüman dünyanın sorunlarının bütününü (mevcut devletlerin meşruiyetinden, göçmen işçilerin bütünleşmesine kadar) bir İslami kültürün kaybolmamış ve mesnetsiz bir biçimde varlık sürdürüyor olmasına bağlamak, bize totolojik ve hatalı görünüyor. Kültürcü bir okuma kılavuzunu modern Ortadoğu’ya uygulama anlamında totoloji. Bu uygulama bize kılavuzun daha baştan belirlediği şeyi, yani “İslam’da din ile siyaset arasında ayrım yoktur” türünden önermelerde rastlanan ve “İslami siyasal muhayyile” adını verdiğim şeyi gerçekmiş gibi gösterir. Kuşkusuz bu muhayyile, yöneticilerin söylemini, tebaanın başkaldırmasında olduğu gibi enine boyuna incelediği ve yapılandırdığı anlamda ciddiye alınmalıdır. Fakat asla dolaysız olarak açıklayıcı değildir ve gerçekten de kopukluğu ve tarih olan her şeyi, örneğin yeni tip devletlerin ithalini, yeni toplumsal tabakaların doğuşunu ve çağdaş ideolojilerin ortaya çıkışını gizlemektedir .

Otuzlu yıllardan itibaren Mısırlı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın kurucusu Hasan el Benna ve Hint-Pakistan Cemaat-i İslami’nin yaratıcısı Ebul Ala Mevdudi, 20. yüzyılın büyük ideolojilerinin ışığında İslam’ı her şeyden önce siyasal bir sistem olarak tanımlamaya çabalayan yeni bir düşünce hareketini başlatırlar. Fakat bu yeniliği bir “öze dönüş” söylemiyle meşrulaştırırlar; metinlere ve ilk mümin topluluğunun özgün esin kaynaklarına dönüşle. Demek ki kendi öz tarihselliğini reddeden bir hareketin tarihselliğiyle karşı karşıyayız. Ben de birçokları gibi, İslam’ı siyasal bir ideoloji olarak algılayan bu çağdaş hareketi “İslamcılık” olarak adlandırıyorum.

İslami harekette bizi ilgilendiren nedir? Yeniliği; on yıl boyunca “İslami tehdit”le titreyen bir Batı’nın üzerinde yarattığı etki ve nihayet başarısızlığı: İran devrimi bir yana bırakılırsa, İslamcılık Ortadoğu’nun siyasal sahnesinde köklü değişiklikler yaratmadı. Siyasal İslam, iktidarın kullanılmasına karşı direnmedi. 1991’de, 1980 rejimleri yerlerini koruyorlar ve Körfez Savaşı Amerikan hegemonyasını onayladı. Öyle garip bir İslami tehdit ki, yalnızca başka müslümanlara (İran/Irak) ya da Sovyetler’e karşı (Afganistan) savaşa girdi ve küçük grup eylemleriyle Avrupa’nın siyasal sahnesini Hizbullah’tan ve öteki cihadlardan daha uzun zaman işgal eden Baader Çetesi’nden, Kızıl Tugaylar’dan, IRA’dan ve ETA’dan daha az terör hasarına yol açtı.

İslamcılığın siyaset sahnesinden yok olduğu sanılmasın. Tersine, Pakistan’dan Cezayir’e kadar yaygınlaşıyor, sıradanlaşıyor, genel siyasal manzarayla bütünleşiyor, âdetleri ve çatışmaları belirliyor. Cezayir’de iktidara geleceğinden kuşku duyulmasın. Fakat başlangıçtaki hızını yitirdi. “Sosyal-demokratlaştı”. Artık bir başka toplum ya da mutlu yarınlar için model sunmuyor. Günümüzde, herhangi bir müslüman ülkede, İslamcılık ne tür bir siyasal zafer kazanırsa kazansın, bu, aldatıcı olacak, âdetlerden ve hukuktan başka bir şeyi değiştiremeyecektir. İslamcılık, yeni siyasal biçimler yaratamadan, yalnızca İslami hukuku, şeriatı yeniden kurmaya çalışan bir yeni-fundamentalizme dönüştü. Bu ise İslamcılığı, elinden kaçırdığı bir siyasal mantığın paravanı olmaya mahkûm ediyor; bunun gelip dayandığı şey de geleneksel etnik, kabilesel ve mezhepsel bölünmeler, her an meşrulaşma söylemini değiştirmeye hazır yeni toplumsal kategoriler ve mevcut rejimler oluyor. “İslami ekonomi”ye gelince, bu da, sosyalizan ve üçüncü dünyacı bir devletçiliği (Humeyni dönemindeki İran) ya da üretimden çok spekülasyona yönelik bir ekonomik liberalizmi allayıp pullayan bir hamasetten başka bir şey değildir.

Neden bu başarısızlık? Bu, her şeyden önce düşünsel bir başarısızlıktır. İslamcı düşünce, kendi kendisinin yenilikçi olduğu yanı ortadan kaldıran bir ilk açmaza dayanıyor. İslamcı düşünceye göre bir yandan, İslami bir siyasal toplumun varlığı, müminin tam anlamıyla erdeme ulaşabilmesi için zorunlu bir koşuldur; öte yandan böylesi bir toplum ancak kendisini oluşturanların erdemiyle, en başta da yöneticilerin erdemiyle işleyebilir. Sonuç olarak, tam anlamıyla siyasal olan İslamcı düşünce gelişmesi içinde, siyaseti oluşturan her şeyle (kurumlar, karar mercileri, özel olandan ayrılmış bir alanın özerkliği) ilgisini kesip siyaseti yalnızca ahlaki bir araç gibi görerek, bir başka yoldan ulemanın ve reformcuların geleneksel algılamasına ulaşmış oluyor: İslamcıların gözünde, toplumun adil ve İslami olması için müslümanların erdemli olması yeterlidir.

Sonra, İslamcılık, tarihsel bir başarısızlıktır: Ne İran’da ne de Afganistan’ın kurtarılmış bölgelerinde yeni bir toplum ortaya konmadı. “İslami ekonomi” laf olmaktan öteye gidemiyor. İslamcılığın iflası, Cezayir’deki FIS (İslami Selamet Cephesi) gibi partilerin iktidara gelemeyeceği anlamına değil, sadece bu partilerin yeni herhangi bir toplum yaratamayacakları anlamına geliyor. Ahlaki düzen devrimden sonra gelecek. Zenginler için İslami model Suudi Arabistan (rant artı şeriat), yoksullar için ise Pakistan, Sudan ve yarınki Cezayir’dir: yani işsizlik artı şeriat.

Siyasal İslam, artık jeostratejik bir kumar değildir, olsa olsa toplumsal bir olgudur. Tüm müslüman dünyada, ulus-devletler, birlik çağrılarına ve İslami cemaatin gruplaşmasına kolayca direniyorlar. Kuşkusuz Kuzey-Güney gerginlikleri uzun süre kilit sorun olmaya devam edecek ve kolayca İslami renklere bürünebilecek bir hınç duygusunu besleyecektir, fakat İslam devrimi geride kalmıştır.

Bununla birlikte bunalım sürüyor. Bunalım, rejimlerin, devletlerin hatta ulus düşüncesinin bile meşruiyetinin zayıflığıdır. Otokratik rejimlerin sürmesi ve kabileye bağlı, etnik ve dinsel bölünmelerin ağırlığıdır. Nüfus artışı, orta sınıfların yoksullaşması, diplomalıların işsizliği, kentli ama kötü kentleşmiş halk kitlelerinin yükselişidir. Bunalım aynı zamanda, laiklik, Marksizm ve milliyetçilik gibi modellerin de bunalımıdır. “İslam’ın dönüşü” yanılsaması buradan geliyor.

Bununla birlikte, müslüman ülkelerde devletin bunalımı, İslami siyasal kültürün bir sonucu değildir: Zaire’den Filipinler’e kadar patrimonyalizm (kamu kesimi ile özel kesimin birbirine karışması), bölünme, zayıf demokrasi talebi, toplumun bir devlet mantığı ile bütünleşememesi gibi sorunlarla karşılaşılıyor. Bunlar, bütün üçüncü dünya ülkelerindeki devletlerin bunalımının belirtileridir. İslam bir “neden” değildir. Bir cevap olabilir miydi? İslamcı parantezin bir kapıyı, devrimin ve İslam devletinin kapısını kapadığını düşünüyoruz. Geriye hamaset kalıyor.

Bu kitapta, önce İslamcı hareketin sosyolojisini ve kavramsal anlamdaki ana kalıplarını irdeleyeceğiz. Devletle gözü kamaşan İslamcı ideoloji ile modern entelijensiyanın itibar kaybı arasındaki bağ bize oldukça sıkı gibi görünüyor. Ardından siyasal İslamcılığın, ahlaki modelin siyasal felsefeye ağır bastığı daha muhafazakâr bir yeni-fundamentalizme kayışını inceleyeceğiz. Sonra, bütün bu hareketlerin ideolojik yakınlığının hiçbir zaman İslamcı bir enternasyonalizmin başlangıcına yol açmadığı, tersine Ortadoğu’daki jeostratejik satrançta devletlerin mantığının kendini kabul ettirdiği oluşum halindeki çağdaş İslamcı yapıya göz atmaya çalışacağız. Daha sonra, iki somut durumu ele alacağız: Cihad ideolojisinin ve İslamcılığın, geleneksel bölünmüşlüğü zaptedemediğini, tersine geriye dönüşe zemin hazırladığını göstermek için Afganistan’ı; sonra da İslami olduğu kadar üçüncü dünyacı olup, şimdiye kadar sonuca ulaşan tek devrimci proje olan, fakat kendini daha baştan Şii gettosuna hapsederek, günümüzde de muhafazakâr “Suudi” toplum modeline geri dönmüş devrimiyle İran’ı ele alacağız.

 

Diğer Makaleler...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir