BİLİMSEL GELİŞMENİN TEMELİNDEKİ DOĞU-BATI ETKİLEŞİMİ Doğan GÜN (Okunası bir araştırmadan alıntılar)

Bilim tek bir millete, kavme veya ırka mal edilemez. Bilimsel faaliyet tam anlamıyla insanî bir faaliyettir. Hiçbir medeniyet diğerlerinden her bakımdan üstün olamaz, çünkü insan oğlunun her alanda, aynı anda ve aynı şekilde faaliyet göstermesine imkan yoktur.  Medeniyet, en büyük insan örgütlenmesi birimidir.

 Ancak Avrupa merkezli anlayışa göre, bilimin temeli esas olarak Antik Yunan‟da atılmış ve 1500‟lü yıllardan sonra, Avrupa‟nın bilimsel atağıyla doruk noktasına ulaşmıştır. Bu mantık yürütme şekline bakılırsa, Antik Yunan‟da bir mucize gerçekleşmiş ve insanlık birdenbire bilimi, felsefeyi, siyaseti ve sanatı keşfetmiştir! Ondan önceki Sümer, Babil, Mısır, Hint, Çin ve Orta Asya uygarlıklarının bilimsel etkinlikleri ise, bilim tarihinde sadece kısmi bir gelişmeyi ifade ediyormuş gibi gösterilir. Oysa biz bu incelememizde, bu durumun gerçek boyutunun böyle olmadığını, bilimin Doğu‟da başladığını, “Antik Yunan mucizesi” denen bilimsel atılımın ise, Sümer‟de, Babil‟de, Mısır‟da, Hint bölgesinde, Çin‟de, Orta Asya‟da, İç ve Batı Anadolu‟da filizlenen, karşılıklı Doğu-Batı etkileşimiyle gelişip büyüyen ve olgunlaşarak ürünler veren, eski uygarlıkların sentezinden başka bir şey olmadığını elde ettiğimiz veriler doğrultusunda belirtirken, aynı zamanda, Doğu‟nun, modern Batı‟nın yükselişindeki rolüne de değinmeye çalışacağız.

Tarihsel gelişmenin açıklanmasında kullanılan araçlardan biri yazıdır. Yazı, Doğu toplumlarının ürünüdür, ilk defa onlar tarafından kullanılmıştır. M.Ö. 3500 civarında Sümer toplumunda değişimin en büyük kaynağı yazı olmuştur.

Batı‟ya ait olduğu söylenen birçok şey aslında Doğu kökenlidir. Yunan uygarlıklarının önemini göz ardı edemeyiz fakat Yunan medeniyeti kendi kendine doğmamış, kendiliğinden gelişmemiştir. Önceki medeniyetlerden birçok öğeyi bünyesine katmış ve bunları yeniden şekillendirmişlerdir

Toparlayacak olursak diyebiliriz ki; yaklaşık sekizinci ve on ikinci yüzyıllar arasında, İslâm uygarlığında dikkate değer ilerlemeler ve özellikle milattan önceki beş asır zarfında Antik Yunanda ve kolonilerinde ilerlemeler kaydedilmektedir. Daha eski çağlarda da, doğu yarım küresinde, bilimin Mısır ve Mezopotamya‟da gelişmeler göstermiş olduğu görülmektedir. Bilimin muhtelif zamanlarda ayrı ayrı bölgelerde göstermiş olduğu gelişmeler birbirlerinden ayrı olaylar şeklinde olmamıştır. Yunanlılar Mısır ve Mezopotamya bilimsel bilgisinin mirasçısı olmuşlar ve onlardaki bilgiyi çok daha ileriye götürmüşlerdir; İslâm uygarlığı bilimsel bilgisini, Yunanlılardan öğrenmiş ve onun üzerine işlemiştir; Avrupa‟ya da bilim İslamiyetten geçmiştir. Ancak günümüze kadar düşünce, bilim, felsefe, sanat, kültür ve medeniyet söz konusu edildiğinde, Doğu‟nun ve özellikle de İslam uygarlığının katkıları hep göz ardı edilmiştir.

Uygarlık bir mucizeyle açıklanamayacak kadar derin köklere sahiptir, çeşitli kaynaklardan beslenir, bir renk cümbüşü oluşturur, kökleri yerkürenin en geniş coğrafyasına kadar uzanır.38 Uygarlık tek bir kültürün, toplumun, bölgenin değil, bütün hepsinin ortak katkısı ve katılımıyla oluşmuştur.39 İslam uygarlığını sadece Araplar meydana getirmemiştir. Bu uygarlık birçok kavmin çabalarının ürünüdür. Bu kavimler, ırk ve dil açısından farklıdırlar, ancak İslam onları ortak bir ruhsal kalıba dökmüş ve onları ırklar üstü ortak bir topluluk oluşturmalarını sağlamıştır.

Arapça bilim diliydi ve yorumlar Arapça yazılmaktaydı. İslam‟ı kabul etmeyenler bile Arapça‟yı ortak bir kültür dili aracı olarak kullanmışlardır. Ortaçağ boyunca tüm Yahudi eliti Arapça olarak düşünmüş ve yazmıştır. Orta Çağ İslam dünyasında değişik milletten ve dinden olan bilimciler birbirleriyle işbirliği yaparken, Yakın Şark‟ta Haçlılar Müslümanlara saldırırken, Hıristiyan dünyasının bilimcileri, İslâm bilginlerinin biliminden yararlanma yolunu tutmuşlardı. Mesela Kutsal Roma İmparatoru II. Frederick Arapça konuşabiliyordu, Palermo‟daki sarayından ve hatta Kudüs‟ü işgali sırasında bile, Müslüman filozof ve bilim adamlarıyla iletişimini sürdürmeyi başarmıştır.46 Avrupa‟nın çeşitli kentlerinden bilim adamları İspanya‟ya gelerek Arapça öğrenmiş, Yunan-İslâm yapıtlarını Latinceye çevirerek, bunları Batı Dünyasına sunmuşlardır. Ortaçağın yenilikçi papası sayılan II. Sylvéstre (diğer adı Gerbert), öğrencilik yıllarında Kurtuba‟ya giderek Arapça öğrenmiş ve İslam Bilimleri‟nden haberdar olmuştur. Burada Müslüman bir öğretmenden, kilisece yasaklanmış pozitif bilimleri öğrenme fırsatı yakalamıştır. Özellikle kilise çevresinde İslam bilim ve düşüncesinin etkisinde kalarak, bunu Avrupa‟ya taşıyan ilk âlim olmuştur. Arap rakamlarının Avrupa‟da yaygınlaşmasında onun ve öğrencilerinin etkisi büyüktür. Gayretleri sonucunda Avrupa‟nın gelecek bin yıllık eğitim anlayışı değişmiştir.

Araplar, önlerine çıkan yüksek uygarlıkları yağmalayıp ortadan kaldırmak yerine, rastladıkları yüksek kültürleri koruyarak ve özümseyerek fetih imparatorlukları kurmuşlardır. İlk İslâm hükümdarları, dinlerinin mantıksal ve retorik konumunu oldukça gelişmiş dinlerin ve kritik entelektüel geleneklerin karşısında güçlendirmek için, özellikle Yunan felsefesi ve bilimi olmak üzere yabancı kültürel geleneklerde uzmanlaşmayı özendirmiştir.

 Beytü’l-Hikme’nin kuruluşu, İslam Uygarlığı tarihinde bir milattır. Yüzyıllar süren bu uygarlık tarihi incelendiğinde görülmektedir ki, Beytü’l Hikme’yle başlayan süreç, aslında Doğu Uygarlığı‟nın da doğuşunu, yani Doğu Rönesansı‟nı simgelemektedir.

 Hem İmparatorluk sathına yayılan bilim medreselerinin ve rasathanelerinin hem de daha sonra Kahire, Sicilya, Kurtuba ve diğer batı kentlerinde kurulan eğitim merkezlerinin ilk örneği Beytü’l-Hikme‟dir.54 İslam Dünyası, burada yapılan çevirilerle, „uygarlığın hafızası‟ işlevini yüklenmiş, tıpkı Eski Yunan‟ın Doğu‟dan (Mezopotamya ve Mısır) edindiklerini koruyup, onları kendi deneyimi ve kuramsal bakışlarıyla zenginleştirerek İslam dünyasına sunması gibi, İslam dünyası da Eski Yunan mirasını alıp onu zenginleştirerek Batı‟ya sunmuştur. Sırf bu hafıza görevini görmek bile, İslam dünyasının bilim ve düşünce tarihinde özgün bir yere sahip olduğunu göstermek için yeterlidir.55

Dün olduğu gibi bugün de bilim hiçbir ırkın, kültürün veya bölgenin tekelinde değildir Bilimin tarihsel gelişim seyrine bakıldığında, Mezopotamya ve Mısır‟da geliştiği, bilim meşalesinin ardışık biçimde Grek ve Roma‟ya, Hıristiyan, İslam, Hindistan ve Çin medeniyetlerinin eline geçtiği görülmektedir. Bunlar birbirlerini etkiledikleri için insanlık bilimde sıçrama kaydetmiştir.

Yazımızı paylaşmak için aşağıdaki butonları kullanabilirsiniz:
0

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Enjoy this blog? Please spread the word :)